Sâd, hatırlatma ve öğüt dolu Kur'ân'a bak ve düşün.

Ama Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler, boş gurura kapılmış, bu sebeple de doğru yolu bırakıp yanlış ve eğri yollara sapmışlardır.

Onlardan önce nice toplumları helak ettik, kurtulmak için vakitleri kalmamışken nasıl yalvarıyorlardı bize.

Şimdi bu insanlar, aralarında bir uyarıcının çıkmasına şaşmaktadırlar ve bu inkârcılar şöyle diyorlar: “O peygamber sadece bir büyücü ve yalancıdır.

O peygamber bütün ilahları reddedip, bir ve tek gerçek ilah olduğunu mu iddia ediyor? Doğrusu bu çok tuhaf bir şeydir.”

Ve ileri gelenlerinden bir kısmı fırlayıp: “Pes etmeyin, yürüyün gidin, ilahlarınıza sımsıkı sarılmaya devam edin, yapılacak tek şey budur!” demişlerdi.

“Biz bunu diğer dinlerin hiç birinde duymadık, bu uydurmadan başkası değildir.

İçimizde ilâhî uyarı O'na mı indirildi?” dediler. Hayır, onlar benim mesajıma karşı şüphe içindeler, evet onlar henüz azabımı tatmadılar.

Yoksa daima üstün olan ve çok lütufta bulunan Rabbinin, rahmet hazinelerine sahip olduklarını mı zannederler?

Yoksa göklerin ve yerin ve her ikisi arasında bulunan herşeyin hükümranlığı onlara mı aittir? O takdirde, sebeplere yapışıp göklere yükselsinler ve kâinâtın tüm işlerini planlasınlar.

Onlar göğe çıkmaları bir yana, derme çatma guruplardan bir araya getirilmiş, kırık dökük bir ordu olup, buracıkta bozguna uğrayacaklardır.

Daha önce Nuh kavmi, Âd kavmi ve sayısız direkler üstünde duran çadırların sahibi Firavun toplumu veya sarsılmaz saltanat sahibi Firavun toplumu da, peygamberleri veya gelen mesajları yalanladılar.

Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eykeliler de böylece gerçekleri yalanladılar. İşte onlar da peygamberlere karşı inkârda birleşik guruplardı.

Hepsi de elçileri yalanladılar ve bu nedenle cezamızı hak ettiler.

Ve o inkârcıları tek bir bela çığlığı beklemektedir, o bir an bile gecikmeyecektir.

İnkarcılar alaylı bir şekilde: “Ey Rabbimiz!” derler. “Hesap gününden önce, payımıza düşen cezayı bize hemen ver!

Ey Muhammed! Ama yine sen onların söyledikleri herşeye, sabırla katlanıp vazifene devam et ve güçlü kuvvetli kulumuz Davud'u hatırla. Doğrusu O, çokça Allah'a yönelip gönül veren biriydi.

Ve bunun için her sabah ve akşam sınırsız kudret ve egemenliğimizi anarken, dağlar da O'na eşlik ederlerdi.

Her taraftan toplanıp gelen kuşları da, O'na boyun eğdirmiştik. Hepsi O'nun nağmesine katılır, beraberce Allah'ı tesbih ederlerdi.

Biz de buna karşılık O'nun saltanat ve otoritesini güçlendirdik ve kendisine peygamberlik, yüksek bilgi, hakkı batıldan ayırma, davaları çözme, açık ve güzel konuşma kabiliyeti vermiştik.

Ve duvardan tırmanarak, Davud'un ibadet etmekte olduğu yere giren davacıların haberi sana ulaştı mı?

Davut onları yanında görünce telaşlanıp korktu; bunun üzerine “korkma!” dediler. “Biz sadece iki davacıyız, birimiz ötekinin hakkına tecavüz etti. Şimdi sen aramızda adaletle karar ver, adaletten ayrılıp bize zulmetme, bize dosdoğru yolu göster” dediler.

İçlerinden biri: “Bu benim kardeşim, onun 99 koyunu, benim de bir koyunum var. Buna rağmen “Onu da bana ver” dedi ve konuşmada beni altetti, onunla başedemedim ve sana hükmünü sormaya geldik.”

Davut dedi ki: “Andolsun o, senin koyununu kendi koyunlarına katmayı istemekle, sana haksızlık etmiştir. Zaten mallarını, emeklerini birbirine katan, içli dışlı ortakların herbiri, birbirinin hakkına tecavüz ederek haksızlık ederler. Yalnız inanıp doğru dürüst hareket edenler, bu haksızlık yapma eyleminin dışındadır ki, onlar da ne kadar azdır.” Davut bu hükümle, veya duvardan tırmanan kimselerle kendisini imtihan ettiğimizi anladı ve Rabbinden günahının bağışlanmasını diledi, eğilerek secdeye kapandı ve Rabbine döndü.

Biz de O'nu bağışladık, çünkü O katımızda bize yakın olanlardandır, O'nun dönüp geleceği yeri de güzeldir.

Ve şöyle dedik: “Ey Davud! Seni bir peygamber ve yeryüzünde senden öncekilerin yerine halife ve vekil yaptık, öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma, sonra keyfin seni Allah'ın yolundan saptırır. Allah yolundan sapanlara ise, hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır.”

Biz göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri boşuna ve anlamsız yaratmadık, bu sadece Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlerin zan ve iddiasıdır. Vay hallerine, cehennem ateşindeki bu kimselerin.

Biz iman edip, doğru dürüst işler işleyenleri yeryüzünde bozgunculuk işleyenler gibi mi veya yolunu Allah ve kitabıyla bulanları doğru yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?

Biz sana hayrı, bereketi bol ve sürekli bir kitap indirdik ki, ayetlerini iyice bir düşünsünler, aklı başında olanlar ondan öğüt ve ders alsınlar diye.

Biz Davud'a oğul olarak Süleyman'ı armağan ettik. O ne güzel bir kuldu, daima Allah'a döner, Allah'a sığınırdı.

Hani akşama doğru Süleyman'a üç ayağının üstünde duran ve ön ayaklarından birini büküp, tırnağını yere dayayan, savaş için koşu atları önüne getirilmişti de;

“Ben güzel olan herşeyi severim, çünkü Rabbimi bana hatırlatır” derdi. Atlar koşarak uzaklaşıp gözden kayboluncaya kadar, bu sözleri tekrarladı, daha sonra

“Onları bana getirin!” diye emretti ve bacaklarıyla boyunlarını sıvazlamaya başladı.

Andolsun biz, Süleyman'ı bir imtihandan geçirdik ve tahtının üzerine bir ceset bırakıverdik. Tefsirlerde mecazi anlamda iki yorum yapılır, biri: Süleyman'ın genişleyen ülkesine ihtilal çetesinin kısa bir müddet memleket idaresine el koyması, Süleyman'ın cansız ceset gibi kalmasına işarettir. İkincisi: Süleyman peygamber yine böyle bir kargaşada nüfuzunu kaybetmiş ve tahtının üstüne, ilahlaştırılan bir heykel oturtulmuştu, bu da tahta ceset atılması demektir. Bunun üzerine O bize yönelmiş ve

“Rabbim!” demişti. “Günahlarımı affet, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; şüphe yok ki sen, karşılıksız çokça verensin.

Bunun üzerine rüzgarı O'nun emrine verdik ki, O'nun emriyle istediği yöne doğru, tatlı tatlı eserdi.

Şeytanları, her türlü yapı ustalarını ve dalgıçları

ve kötülük yapmamaları için zincirlerle birbirine bağlanmış başkalarını da O'na boyun eğdirdik.

Ve O'na “Bu devlet ve bu saltanat bizim sana hediyemizdir. Sana verilen bu nimetlerden dilediğine hesapsız ver, veya elinde tut serbestsin” dedik.

Ve şüphe yok ki, O'nun yanımızda bir yakınlık derecesi ve dönüp geleceği güzel bir makamı vardı.

Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani O Rabbine yalvararak şöyle demişti: “Gerçekten de şeytan beni yordu ve bana dert ve işkence çektirdi.”

Bunun üzerine kendisine “Ayağını yere vur, işte serin bir yıkanacak ve içecek su!” dedik.

Hastalığından dolayı, mal ve evladı azalan Eyyub'a da, ailesini ve O'nunla beraber bir mislini, katımızdan bir rahmet ve aklı başında olanlara bir öğüt ve ibret olmak üzere bağışladık.

Hastalığı esnasında, yaptığı bir hatasından dolayı, hanımına yüz değnek vuracağına yemin eden Eyyub'a da sonunda dedik ki: “Şimdi eline bir demet sap al, onunla hanımına vur ve yeminini bozmuş olma, yerine getir!” Gerçekten biz O'nu her türlü sıkıntı ve zorluklara karşı dirençli bulduk. O ne güzel bir kulumuzdu, daima bize yönelirdi.

Hepsi de güçlü bir iradeye ve keskin bir kavrayış yeteneğine sahip olan İbrahim, İshak ve Yakub'u da hatırla.

Onları ahireti sürekli hatırlama özelliğiyle samimi, halis kullar yaptık.

Onlar bizim yanımızda seçkin ve hayırlılardandır.

İsmail'i, Elyesa'yı ve Zülkifl'i de an. Hepsi de hayırlı kimselerdendi.

İşte bu Allah'a inananlar için bir uyarıdır. Şüphe yok ki, yolunu yordamını Allah'ın kitabıyla bulanlara, dönüp varacağı güzel bir makam vardır.

Kapıları sonuna kadar açık Adn cennetleri,

orada uzanıp, yaslanırlar ve her türlü meyveyi ve içeceği serbestçe isteyebilirler.

Yanlarında gözlerini kocalarından başkasına dikmeyen, kendileriyle yaşıt eşler de vardır.

İşte bu hesap günü için size verilen bir sözdür.

Hiç şüphesiz bu bizim rızkımızdır, bitip tükenmesi de yok.

Bu nimetler dürüst ve erdemliler içindir. Azgın ve sapıklar için de muhakkak, varılacak kötü bir yer vardır.

Orası cehennemdir, oraya giderler, orası ne kötü bir yataktır.

İşte bu, böyleleri içindir. Öyleyse bırak tatsınlar o kaynar suyu ve pis kokulu irini.

Onlar için bundan başka çeşit çeşit azaplar da var.

İnkarcıların elebaşlarına: “İşte bu topluluk size uyup, sizinle birlikte küfür ve zulümde diretenler. Rahat yüzü görmesin onlar, elbet onlar da ateşe gireceklerdir” denilir.

Dünyada onlara uyanlar feryat edecekler: “Hayır, asıl sorumlu sizsiniz siz. Rahat yüzü görmeyin, bunu başımıza siz getirdiniz, ne kötü bir yer burası.”

Ve “Ey Rabbimiz!” diye yalvaracaklar. “Bunu kim başımıza getirdiyse, onun ateş içindeki azabını kat kat artır.”

Ve ekleyecekler: “Kendilerini dünyada iken kötü saydığımız kimseleri, burada niçin görmüyoruz?

Kendileriyle alay ettiğimiz kişiler yoksa onlar burada da, biz mi göremiyoruz?”

Cehennemliklerin karşılıklı çekişmeleri mutlaka gerçektir.

De ki ey Muhammed! Ben yalnızca bir uyarıcıyım. Tüm yaratıklar üzerinde tek otorite sahibi olan Allah'tan başka gerçek ilah yoktur.

Göklerin, yerin ve ikisi arsındaki herşeyin Rabbi olan Allah, çok güçlüdür, gücüne hiçbir güç erişemez ve pek çok bağışlayandır.

De ki: Bu Kur'ân muazzam haberle dopdolu bir mesajdır.

Ama buna rağmen siz, O'ndan yüz çeviriyorsunuz.

De ki ey Muhammed! İnsanın yaratılışına karşı çıktıklarında, yüce melekler meclisinde neler olup bittiği hakkında gerçek bilgi sahibi değilim.

O konular, Allah tarafından bana vahiyle bildirilmemiş olsaydı, ben de size apaçık bir uyarıda bulunamazdım.

Nitekim o zaman, Rabbin meleklere demişti ki: “Ben balçıktan bir insan yaratacağım.

Ona en uygun biçimi verip, kendi ruhumdan üfürdüğüm zaman, onun önünde yere kapanın!”

Bunun üzerine tüm melekler, yere kapandılar.

Yalnız İblis kapanmadı, ululanıp böbürlendi de böylece gerçekleri örtbas edenlerden oldu.

Allah: “Ey İblis!” dedi. “Kendi ellerimle yarattığım şu varlığın önünde yere kapanmaktan seni alıkoyan nedir? Başka bir yaratık önünde boyun eğmeyecek kadar kibirli misin? Yoksa kendini üstün görenlerden misin?”

İblis: “Ben ondan daha üstünüm” diye cevap verdi. “Beni ateşten onu ise, balçıktan yarattın.”

Allah: “Öyleyse” dedi. “Çık o cennetten, çünkü sen gözden düşmüş, kovulmuş birisin.

Ve sen hesap gününe kadar, Rahmetimden uzaklaştırıldın!”

İblis: “Ey Rabbim!” dedi. “O halde herkesin dirileceği güne kadar, bana mühlet ver.”

Allah: “Haydi sen süre verilmişlerdensin!” dedi.

Zamanı yalnız benim tarafımdan bilinen güne kadar.”

Bunun üzerine İblis: “Senin kudretine andolsun ki, onların tümünü azdıracağım!” dedi.

“Senin iyiniyetli, samimi, gösterişten uzak kulların dışında tümünü.”

Allah o zaman gerçek şudur buyurdu ve ben bu gerçeği söylüyorum:

Andolsun cehennemi seninle ve sana uyanların hepsiyle dolduracağım!”

De ki ey peygamber: “Bu mesajı tebliğime karşılık, sizden bir ücret istemiyorum ve ben yapmacık uydurmalarla, peygamberlik taslayanlardan veya kendiliğimden bir yükümlülük getirenlerden de değilim.”

Bu Kur'ân bütün alemler için ancak bir öğüt ve uyarıdır.

Ve Kur'ân'ın verdiği haberlerin doğruluğunu, bir süre sonra bilip anlayacaksınız.