Tâ, Sîn, Mîm.

Bunlar, apaçık kitabın ayetleridir.

İnsanlardan bir kısmı, ulaştırdığın mesaja inanmıyorlar diye, üzüntüden neredeyse kendini tüketeceksin.

Eğer biz dileseydik, gökten onları zorla imana getirecek bir ayet ve alamet indirirdik de, onun karşısında hemen ona baş eğerler ve inanırlardı.

Fakat biz, böyle olmasını istemedik. Öyleyse sen, kendini yorma ve sıkıntıya sokma ve bu yüzden onlara ne zaman Rahmandan uyarıcı, hatırlatıcı yeni bir mesaj gelse, mutlaka ondan yüz çevirirler.

Nitekim işte bu mesajı da yalanladılar, ama alay edip durdukları şeylerin haberleri, yakında gelip çatacak onlara.

Peki bunlar yeryüzüne hiç bakıpda düşünmediler mi? Orada her çeşitten, yani bitki, hayvan, insandan nice güzel türleri çıkarmışız.

Şüphesiz bunda insanlar için çıkarılacak bir ders vardır. Fakat onların çoğu inanmazlar.

Oysa senin Rabbin, gücüne erişilemeyen bir güç sahibi ve çok acıyıp esirgeyendir.

Ve hatırla, hani Rabbin Musa'ya şöyle seslenmişti: “O yaratılış gayesi dışında yaşayan kavme git.

Firavun'un kavmine, Hâlâ yollarını Allah'ın kitabıyla bulmayacaklar mı?”

Musa: “Rabbim!” dedi. “Ben onların beni yalanlayacaklarından korkuyorum

ve göğsüm daralıyor ve dilim dönmüyor. Kardeşim Harûn'a da peygamberlik vererek bana yardımcı kıl.

Hem ben, onların gözünde suçluyum. Bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum.”

Allah: “Hayır, asla seni öldüremezler” buyurdu. “Yine de siz ikiniz, mesajlarımızla gidin. Onların yapıp edeceklerini dinlemek üzere biz de sizinle beraberiz.

Haydi şimdi ikiniz de Firavun'a gidin ve O'na deyin ki: Biz alemlerin Rabbinden bir mesaj getiriyoruz, O'nun elçileriyiz.

İsrailoğullarını bırak, bizimle gelsinler.”

Fakat Musa mesajını Firavun'a tebliğ edince, Firavun: “Biz, seni çocukken yanımızda yetiştirmemiş miydik” dedi “ve sen ömrünün pek çok yılını, bizim aramızda geçirmemiş miydin?

Ama sonunda yapacağını yaptın ve nankör biri olduğunu gösterdin.”

Musa dedi: “Ben o işi, henüz o anda sonucun ne olacağını bilmeyerek yaptım yani öldürmek için vurmadım.

Sizden korkunca da, aranızdan hemen kaçtım, ama daha sonra bana Rabbim, doğruyla eğri arasında hüküm verebilme yeteneği bahşetti ve beni peygamberlerinden biri yaptı.

Ve o başıma kaktığın iyiliğe gelince, bu İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucu değil miydi?”

Firavun: “Bu alemlerin Rabbi de kim oluyor?” dedi.

Musa: “Eğer gerçekten doğruyu öğrenmek ve onu yürekten benimsemek istiyorsanız söyliyeyim. Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında var olan herşeyin Rabbidir O” diye cevap verdi.

Firavun çevresindekilere: “O'nun ne dediğini duydunuz mu?” dedi.

Ve Musa: “O sizin de Rabbinizdir, gelip geçmiş atalarınızın da” diye devam etti.

Firavun: “Size gönderildiğini iddia eden Rasûlünüz, düpedüz deli” dedi.

Fakat Musa onun sözlerine aldırış etmeden devamla: “Doğunun, batının ve bu ikisi arasında kalan her yerin ve herşeyin Rabbidir O. Eğer aklınızı kullanırsanız, bu gerçeği kavrayabilirsiniz” dedi.

Firavun: “Bak” dedi. “Eğer benden başka bir ilah benimsersen, seni mutlaka hapse attırırım.”

Musa: “Size gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyan birşey getirmiş olsamda mı?” dedi.

Firavun: “Eğer doğru sözlü biriysen, haydi çıkar ortaya o dediğini” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Musa, asâsını yere bıraktı, bir de ne görsünler, her haliyle koskoca bir ejderha.

Ve elini koynundan çıkardı, bir de ne görsünler, bakanlar için bembeyaz ışık saçan bir lamba gibi oluvermiş.

Firavun, çevresindeki seçkinlere: “Doğrusu bu, gerçekten çok bilgili bir büyücü” dedi.

“Büyüsünün gücüyle, sizi ülkenizden çıkarmak istiyor. Ne buyurursunuz şimdi?”

“O'nu ve kardeşini bir süre alıkoy” dediler. “Bu arada şehirlere haberciler gönder.

Hüner sahibi bütün büyücüleri toplayıp sana getirsinler.”

Ve böylece büyücüler, belirli bir günün, belirli bir saatinde bir araya geldiler.

Ve insanlara da: “Siz de hemen toplanır mısınız?” denildi.

Halk veya Firavun'un yandaşları, üstün gelen büyücüler olursa, herhalde onlara uyarız dediler.

Büyücüler dört bir yandan toplanıp gelince, Firavun'a: “Eğer biz üstün gelirsek, doğrusu bize mükafat var mıdır?” dediler.

Firavun: “Evet” dedi. “Hem de, benim yakınlarım durumuna geçeceksiniz.”

Ve Musa onlara: “Ne atacaksanız, atın!” dedi.

Bunun üzerine onlar da iplerini, sopalarını yere bıraktılar ve “Firavun sayesinde, Firavun'un gücüyle, Firavun adına üstün çıkacağız” dediler.

Onların ardından Musa da asâsını yere atınca, bir de ne görsünler, onların bütün düzenbazlıklarını yutmasın mı!

Bunun üzerine büyücüler, hemen secdeye kapanarak,

“Biz alemlerin Rabbine inandık!” dediler.

“Musa'nın ve Harûn'un Rabbine.”

Firavun: “Ben size izin vermeden, O'na inanıyorsunuz öyle mi?” diye çıkıştı. “Size büyüyü öğreten ustanız bu olmalı mutlaka. Fakat yakında, nasıl intikam alacağımı göreceksiniz. Bana karşı gelmenizden dolayı ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim sonra hepinizi asacağım!” dedi.

Büyücüler: “Zararı yok” dediler. “Çünkü biz er geç dönüp, Rabbimize varacağız.

Sana uyanlar içinden, Musa'ya ve gerçek ilahına ilk olarak iman edenlerden olmamızdan dolayı, Allah tarafından bağışlanacağımızı umarız.”

Ve Musa'ya: “Geceleyin kullarımla yola çık; çünkü siz Firavun tarafından takip edileceksiniz!” diye vahyettik.

Firavun, şehirlere asker toplayıcı adamlar yollayıp dedi ki:

“Şu İsrailoğulları sayısı az bir topluluktur.

Durum böyle iken, yine de bizi öfkelendirmişlerdir.

Biz ise, onların yapacaklarına karşı, gözü açık ve uyanık bir topluluğuz.”

Biz de Firavun ve yandaşlarını o güzelim bahçelerinden ve pınar başlarından,

hazine ve yüce makamlarından, seferberlik için çıkarıp yollara düşürdük.

Olaylar böylece gelişti ve bu iş, böylece bitti. İsrailoğullarını onların yerine mirasçı kıldık.

Firavun ve orduları gün doğarken, İsrailoğullarının arkalarına düştüler.

İki topluluk, birbirinin görüş alanına girdiklerinde, Musa'nın adamları: “Eyvah, yakalandık!” dediler.

Musa: “Hayır, asla! Rabbim benimle beraberdir, bana mutlaka bir yol gösterecektir” dedi.

Bunun üzerine Musa'ya: “Asânla denize vur!” diye vahyettik. Musa söyleneni yapınca, deniz yarılıverdi, öyle ki, açılan yolun her iki yanında, sular koca dağlar gibi yükseldi.

Firavun ve ordularını da, bu açılan yola sokarak, İsrailoğullarına yaklaştırdık.

Musa ve beraberinde bulunanları hep kurtardık.

Ama diğerlerini denizde boğduk.

Bu olayda şüphesiz bütün insanlar için, bir ders ve ibret vardır. Ama insanların pek çoğu yine de inanmazlar.

Ve gerçek şu ki, senin Rabbin yüceler yücesi ve çok acıyan, esirgeyendir.

Onlara İbrahim'in başından geçenleri de anlat.

Hani O, babasına ve toplumuna “Neye tapıyorsunuz?” diye sormuştu.

Onlar da: “Putlara kulluk ediyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz” demişlerdi.

İbrahim: “Peki yalvarıp, yakardığınız zaman, sizi işittiklerine,

yahut size fayda ve zarar verebildiklerine, gerçekten inanıyor musunuz?” dedi.

“Biz atalarımızı böyle bulduk, böyle yapıyordu onlar” dediler.

İbrahim: “Peki” dedi. “Bu taptığınız şeylere başınızı kaldırıpda, onların ne olduklarına hiç bakmadınız mı,

sizler ve daha önce gelip geçen atalarınız?

Hiç şüphe yok ki, düzmece ilahlar benim düşmanlarımdır ve benim için, alemlerin Rabbinden başka dost yoktur.

Beni yaratan da, bana doğru yolu gösteren de O'dur.

Ve beni yediren de, içiren de O'dur.

Ve hasta olduğum zaman, beni iyileştiren

ve beni öldürecek olan ve sonra tekrar diriltecek olan hep O'dur.

Ve hesap gününde hatalarımı bağışlamasını umduğum kimse de O'dur.”

“Rabbim, bana yüksek bilgi, olgun hareket ver ve beni doğru dürüst olan yararlı işler yapan insanlar arasına kat.

Bana sonra gelecek nesiller içinde doğruluk ve iyilikle anılmayı nasip et

ve beni o nimetlerle dolu, cennetin varislerinden eyle.

Sapıklardan olan babamı da bağışla.

İnsanların dirilecekleri günde, beni utandırma.

Ve o gün ne mal fayda verir, ne de evlat.”

Ancak Allah'a küfür ve şirkten temizlenmiş bir kalple gelenler kurtulurlar.

Yolunu Allah'ın kitabıyla bulanlara o gün, cennet yaklaştırılır.

Cehennem azgın ve sapıklar için apaçık gösterilir.

Ve o cehennemliklere: “Nerede o sizin tapınıp durduklarınız?” diye sorulacaktır.

Hani O Allah'tan başka ilah yerine koyduklarınız, size veya kendilerine yardım edebilecekler mi?

Onlar da, azgınlık içinde kaybolup gidenler de, hepsi üstüste cehenneme tıkılacaklardır.

İblisin bütün ordusu da…

O gün orada, onlar birbiriyle çekişerek derler ki:

Allah şahittir ki, biz apaçık bir sapıklık içindeydik.

Çünkü sizin gibi yaratılmış varlıkları, alemlerin Rabbıyla bir tutuyorduk.

Yine de bizi yoldan çıkaranlar, o günahlara gömülüp giden elebaşılarımız oldu.

Ama şimdi, ne bir arka çıkanımız var,

ne de candan bir dostumuz.

Ne olurdu, o hayata bir kere daha dönebilseydik de, inananlardan olsaydık.

Şüphesiz bütün bunlarda, insanlar için bir ders vardır, onların çoğu buna inanmasalar da…

Ve şüphesiz senin Rabbin, yüceler yücesi çok acıyıp, esirgeyendir.

Nuh'un toplumu da, peygamberlerini yalanladı.

Kardeşleri Nuh onlara: “Yolunuzu Allah'ın kitabıyla bulmaya çalışmaz mısınız?” dedi.

“Bakın, ben O'nun tarafından size gönderilmiş, güvenilir bir elçiyim.

Öyleyse, yolunuzu Allah'la bulmak suretiyle, benim izimden yürüyün.

Hem bu görevim için, sizden dünyevî bir karşılık da beklemiyorum. Benim ücretim, ancak Alemlerin Rabbine aittir.

Öyleyse yolunuzu Allah'ın kitabıyla bulmak suretiyle, benim izimden yürüyün.”

“Toplumun en aşağı tabakasından, insanların senin ardına düştüğünü göre göre, tutup sana mı inanacağız?” dediler.

“Bana uyan garip insanların bana gelmeden önce neler yaptıklarını ben bilmem. Ben sadece görünüşlerine bakarım.

Eğer iyi düşünecek olursanız, onları yargılamak ancak, Rabbime düşer.

Bunun içindir ki, inandığını söyleyenleri yanımdan kovacak değilim.

Ben sadece gerçekleri, apaçık dile getiren bir uyarıcıyım.”

İnanmayanlar: “Ey Nuh!” dediler. “Eğer bu iddialarına son vermezsen, mutlaka taşlanarak öldürülenlerden olacaksın.”

Bunun üzerine Nuh: ”Ey Rabbim!” dedi. “İşte kavmim beni yalanladı.

Artık benimle onlar arasını hükmederek ayır ve benimle beraber olan mü'minleri kurtar.”

Bunun üzerine biz de, O'nu ve O'nunla beraber olanları insanlar ve hayvanlarla dopdolu bir gemi içinde kurtardık.

Sonra da, geride kalanları sulara gömüverdik.

Şüphesiz bu kıssada, insanlar için bir ders ve ibret vardır, onların çoğu buna inanmasa da…

Muhakkak ki, senin Rabbin güçlülerin en güçlüsü ve çok acıyıp, esirgeyendir.

Âd kavmi de, kendilerine gönderilen elçileri yalanladı.

Hani kardeşleri Hûd onlara: “Artık yolunuzu Allah'ın kitabıyla bulmayacak mısınız?” demişti.

“Bakın ben size, Allah'ın gönderdiği güvenilir bir elçiyim.

Öyleyse, artık yolunuzu Allah'ın kitabıyla bulmaya çalışarak, bana itaat edin.

Hem ben, sizden bunun için bir karşılık da beklemiyorum. Benim ücretimi alemlerin Rabbi olan Allah verecektir.

Siz her yüksek tepelerde, ihtiyacınız olmayan yapılar kurarak eğlenir durur musunuz veya her bir yol üzerine, gelip geçenleri yanıltmak için, bir işaret yapıp, boş şeylerle mi uğraşıyorsunuz?

Dünyada ebedi kalacağınızı umarak, sağlam köşkler ve kaleler mi ediniyorsunuz?

Tutup yakaladığınız zaman, zorbalar gibi mi yakalarsınız?

Öyleyse, yolunuzu Allah'ın kitabıyla ve benim sünnetime uyarak bulun ve bana uyun.

Bilebildiğiniz büsbütün iyilik ve nimetleri, size sağlayan Allah'ın kitabıyla yolunuzu bulun.

Size sürüler ve çocuklar veren,

size bahçeler ve pınarlar veren Allah'ın kitabıyla.

Doğrusu ben, size büyük bir günün azabının çarpmasından korkuyorum.”

“Bütün bu uyarılara karşı onlar: “Senin öğüt vermen de, vermemen de bizim için birdir farketmez” dediler.

“Bu tavır ve hareketimiz, önceki atalarımızın tutumundan başka birşey değildir veya senin bu söylediklerin öncekilerin uydurmalarından başka birşey değildir.

Ve biz azaba da uğratılacak değiliz.”

İşte O'nu böyle yalanladılar ve bunun üzerine, biz de onları yok ettik. Bu kıssada insanlar için mutlaka bir ders vardır, onların çoğu buna inanmasa da…

Ve şüphesiz senin Rabbin güçlülerin en güçlüsü ve çok acıyıp, esirgeyendir.

Ve Semûd toplumu da, gönderilen elçileri yalanladı.

Hani onlara da, kardeşleri Salih: “Artık yolunuzu Allah'ın kitabıyla bulmayacak mısınız?” demişti.

“Bakın, ben O'nun tarafından size gönderilen güvenilir bir elçiyim.

Öyleyse, yolunuzu Allah'ın kitabıyla bulun ve bana uyun.

Üstelik ben, sizden herhangi bir karşılık da istemiyorum. Benim ücretimi, alemlerin Rabbi olan Allah verecektir.

Bu bulunduğunuz hal üzere, hep böyle güvenlik içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?

Bu bahçeler içinde ve pınarlar başında,

bu ekinler, bu zarif görünüşlü ince sürgünlü hurmalıklar arasında…

Ve dağlarda hep böyle ustalıkla, evler yontabileceğinizi mi sanıyorsunuz?

Öyleyse, yolunuzu Allah'ın kitabıyla bulun ve bana itaat edin.

Ölçüyü aşıp, aşırı gidenlerin sözüne uymayın.

O ölçüyü aşanlar ki, yeryüzünde bozgunculuk yapıp, dirlik ve düzenlik vermeyenlerdir.”

Salih'in kavmi: “Sen, mutlaka büyülenmiş birisin” dediler.

“Bizim gibi bir insandan başka birşey de değilsin. Eğer doğru söyleyenlerdensen, doğru söylediğini ispat eden bir delil göster de görelim.”

“Allah'a ait bu dişi deve, sizin için bir delildir. Su içme hakkı belirli bir gün onun, belirli günlerde de sizindir.

Öyleyse, sakın ona bir kötülük yapmayın, sonra pek büyük bir günün azabı helak eder sizi.”

Bütün bu uyarılara rağmen, deveyi ayaklarından keserek öldürdüler, sonra da pişman oldular.

O sebeple Salih'in önceden haber verdiği azap, onları kıskıvrak yakaladı. Şüphesiz bu kıssada da, insanlar için bir ders vardır, onlardan çoğu buna inanmasalar da…

Ve şüphesiz senin Rabbin, çok acıyıp, esirgeyen ve güçlülerin en güçlüsüdür.

Lût toplumu da, gönderilen peygamberleri yalanladılar.

Hani kardeşleri Lût onlara: “Yolunuzu Allah'ın kitabıyla bulmaz mısınız?” demişti.

“Bakın, ben O'nun tarafından size gönderilen, güvenilir bir elçiyim.

Öyleyse, yolunuzu Allah'ın kitabıyla bulun ve bana itaat edin.

Üstelik ben sizden herhangi bir karşılık da istemiyorum. Benim ücretim alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir.

İnsanlar içinden meşru olanı bırakıpda, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz?

Hem de Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakarak. Yoo, siz her türlü ölçüyü aşan bir toplumsunuz.”

“Ey Lût!” dediler. “Eğer bu sözlerinden vazgeçmezsen, bu şehirden mutlaka kovulacaksın!”

Lût dedi ki: “Ben sizin kadınları bırakıp, erkeklere gitmenize tiksinip kızanlardanım, nefret edip kızıyorum size!”

Ve sonra şöyle dua etti: “Ey Rabbim! Beni ve ailemi, bunların yapageldikleri kötülüklerin şerrinden kurtar.”

Biz de, O'nu ve ailesini kurtardık.

Ancak Lût'un karısı olan yaşlı bir kadın, bu aileden geri kalan ve azabı hak edenlerden oldu.

Ve sonra ötekileri kırıp geçirdik.

Üzerlerine pişirilmiş taşlardan, felaket yağmuru yağdırdık. Uyarıldıkları halde, uslanmayanların maruz kaldığı yağmur, gerçekten de ne kötüydü.

Bu kıssada da, insanlar için bir ders vardır, onlardan çoğu buna inanmasalar da…

Şüphesiz senin Rabbin güçlülerin en güçlüsü, çok acıyıp, esirgeyendir.

Ağaçlı vadinin halkı yani Eyke'liler de, kendilerine gönderilen elçiyi yalanladılar.

Hani Şuayb onlara: “Yolunuzu Allah'ın kitabıyla bulmayacak mısınız?” demişti.

“Bakın, ben size O'nun tarafından gönderilmiş, güvenilir bir elçiyim.

Öyleyse artık yolunuzu, Allah'ın kitabıyla bulun ve bana itaat edin.

Üstelik ben sizden, bir karşılık da beklemiyorum. Benim ücretim, alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir.

Ölçüyü her zaman ve herkese karşı tam tutun, başkalarının hakkını düzenbazlıkla eksilten kimselerden olmayın.

Ve tarttığınız zaman, şaşmaz bir teraziyle tartın.

İnsanların hakettikleri şeylerden, yoksun bırakmayın ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak, karışıklık çıkarmayın.

Sizi de, sizden önceki nesilleri de, yaratan Allah'ın kitabıyla yolunuzu bulmaya çalışın.”

Halkı Şuayb'a şöyle dedi: “Sen düpedüz büyülenmiş birisin.

Ve bizim gibi bir insandan başka birşey de değilsin. Biz seni mutlaka yalancılardan sanıyoruz.

Eğer doğru sözlü biri isen, haydi gökyüzünden parçalar düşür üstümüze de görelim.”

Şuayb: “Bütün bu yaptıklarınızı, en iyi bilen Rabbimdir” diye cevap verdi.

Böylece O'nu yalanlamış oldular ve bu yüzden, kopkoyu gölgelerle kaplı bir günün azabı, onları kıskıvrak yakaladı.

Bu kıssada da, insanlar için bir ders vardır, insanların çoğu inanmasalar da…

Şüphesiz senin Rabbin güçlülerin en güçlüsü, çok acıyıp, esirgeyendir.

Şimdi şüphesiz bu ilahi mesaj, yani Kur'ân, alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.

O'nu Rûhu'lEmîn yani Cebrail indirdi.

Senin kalbine ki, ey Muhammed! O'nunla uyaran kimselerden biri olasın.

Ve çevrendekileri apaçık Arap diliyle uyarasın.

Ve bu mesaj, temel çizgileriyle hiç şüphesiz ilâhî hikmetleri bildiren, önceki kitaplarda da yer almaktadır.

İsrailoğulları arasındaki bilginlerin, bu gerçeği bilmeleri, onlar için gerçeği yansıtan bir belge ve kanıt değil midir?

Kur'ân'ı Arap olmayanlardan birisine indirseydik de,

o da Kur'ân'ı onlara okusaydı, yine O'na inanmayacaklardı.

Biz küfrü onların kalbine öylesine soktuk, veya biz Kur'ân'ı onların kalplerine öyle soktuk, yani kendi dilleriyle indirdik, manasını çok iyi anladılar.

Fakat yine de can yakıcı azabı görünceye kadar, O'na inanmazlar.

O azab ki, sonunda onların hiç beklemedikleri bir anda ansızın gelip çatacaktır.

Azabı birden karşılarında bulunca, derler ki: İnanmamız için bize, imkan tanınır mı acaba?

Hâlâ bizim azabımızın, çabucak gelmesini mi istiyorlar?

Şimdi düşün ey Muhammed! Biz onları yıllarca yaşatsak,

sonra tehdit edildikleri azap başlarına gelse,

o yaşayıp, geçinip gitmeleri, onları herhangi bir surette kurtarabilir mi ki?

Kaldı ki, hiçbir toplumu önceden uyarmadan yok etmemişizdir.

Ve hatırlatıcı mesajlar göndermeden, çünkü biz, hiç kimseye asla haksızlık etmeyiz.

Ve bu ilâhî mesaj öylesine katıksız vahiy ürünüdür ki, O'nu asla şeytanlar ve cinler indirmemiştir.

Çünkü bu onların harcı değildir, zaten buna güçleri de yetmez.

Ayrıca o şeytanların, inen vahyi dinlemeleri de kesinlikle engellenmiştir.

Bunun içindir ki, ey insanoğlu! Allah'la beraber başka ilaha baş vurma ki, kendini azaba uğrayanlar arasında bulmayasın.

Ve en yakın hısım ve akrabalarından başlayarak, erişebileceğin herkesi uyar.

Seni izleyen mü'minlere, kol kanat ger.

Buna rağmen, sana karşı çıkarlarsa de ki: “Ben sizin yapıp ettiklerinizden sorumlu değilim.”

Ve bu yolda o yüceler yücesine çok acıyıp esirgeyene güven.

O ki, gece namazına kalktığın zaman, seni görüyor.

O'nun huzurunda saygıyla, yere kapananlar arasında yer aldığını da görmektedir.

Çünkü herşeyi bütün gerçeğiyle bilen ve dolayısıyla herşeyi işiten de O'dur.

Size, o şeytanların kime indiğini haber vereyim mi?

Onlar her günahkar, iftiracı, yalancı, sahtekar üzerine iner.

O yalancılar, şeytanlara kulak verirler, çoğu ise yalancıdırlar.

Şairlere gelince, onlara da sapıklar ve azgınlar uyar.

Görmüyor musun onların her vadide sözcüklerin, hayallerin peşinde şaşkın şaşkın dolaştıklarını,

yapmadıkları şeyleri söylediklerini.

Ancak iman edip, dürüst ve faydalı davranışlar ortaya koyan, Allah'ı çokça anan, haksızlığa uğratıldıktan sonra, kendilerini savunanlar böyle değildir. Yaratılış gayesi dışında hareket edenler, yakında nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir.