Tâ - Sîn - Mîm.

Bu, açık-seçik (aynı zamanda açıklayıcı) Kitab'ın âyetleridir.

(Ey Peygamber!) Onlar dosdoğru imân etmiyeoekler diye neredeyse kendine yazık edip kıyacaksın.

Biz isteseydik onlara gökten bir âyet (acık bir belge ya da mu'cize) indirirdik de onlar ona boyun eğip eğilirlerdi.

Onlara Rahmân'dan ne kadar yeni bir öğüt geldiyse mutlaka ondan yüzçevirdiler.

Cidden (onu) yalanladılar. Alaya aldıkları hususların haberi kendilerine gelecektir.

Yeryüzüne bakmadılar mı? Onda gönül çekici her (bitki)den nice çiftler yetiştirdik.

Şüphesiz ki bunda açık bir belge vardır, ama onların çoğu inanmazlar.

Rabbin gerçekten çok üstündür, çok güçlüdür ve çok merhamet sahibidir.

(10-11) Hani bir zaman Rabbin, Musâ'ya : «Zulmü âdet edinen millete, Fir'avn'ın milletine git; artık (Allah'tan) korkup (inkâr ve azgınlıktan, haksızlık ve taşkınlıktan) sakınmıyacaklar mı ?» diye seslenmişti.

(10-11) Hani bir zaman Rabbin, Musâ'ya : «Zulmü âdet edinen millete, Fir'avn'ın milletine git; artık (Allah'tan) korkup (inkâr ve azgınlıktan, haksızlık ve taşkınlıktan) sakınmıyacaklar mı ?» diye seslenmişti.

Musâ: «Rabbim! Doğrusu (beni) yalanlıyacaklarından korkuyorum da,

Göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da peygamberlik gönder.

Hem onların benim üzerimde bir (cinayet) günahı vardır; bu yüzden beni öldüreceklerinden endişeliyim» demişti.

(Allah ona): «Hayır, bırak bu endişeleri» dedi; açık belge ve mu'cizelerimizle ikiniz (onlara) gidiniz. Şüpheniz olmasın ki biz sizinle beraberiz ; (olup bitenleri) işitiriz.

İkiniz Fir'avn'a gidin de ona deyin ki:«Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin peygamberleriyiz;

İsrail oğulları'nı (salıver de) bizimle gönder.»

(Fir'avn onlara): «A, seni çocukken aramızda besleyip büyütmedik mi ve sen ömrünün birkaç yılını bizde (geçirip) kalmadın mı ?!

Yapmak istediğini yaptın ve sen (cidden) nankörlerdensin,» dedi.

Musâ, «o işi ben henüz (peygamberlik) yolunda değil iken yapmıştım» dedi.

«Sizden korktuğum zaman da aranızdan kaçtım, derken Rabbim bana hüküm ve hikmet verdi ve beni peygamberlerden eyledi.

Sizde büyütülmemi başıma kakılan bir nîmet (görüyorsan bu), israil oğulları'nı kulköle edinmendendir.»

Fir'avn ona: «Âlemlerin Rabbı ne demektir ?» diye sordu.

Musâ, «göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbıdır. Kesin olarak bilip inanırsanız (bu böyledir),» dedi.

Fir'avn çevresindekilere, «işitmiyor musunuz ? (Ben ne sordum, o ne cevap verdi!)» dedi.

(Bunun üzerine Musâ): «O, sizin de Rabbınızdır ve daha önceki atalarınızın da Rabbıdır» dedi.

Fir'avn, «doğrusu size gönderilen elçinin elbette aklî dengesi bozuktur» dedi.

Musâ, «eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, (bilin ki) O, doğunun da, batının da, ikisi arasındaki şeylerin de Rabbıdır; (bütün bunları yaratıp meydana getiren, terbiye edip kemâle erdirendir).» dedi.

Fir'avn, «eğer benden başka ilâh edinirsen, elbette seni zindanlıklardan ederim» dedi.

Musâ ona : «Sana açık-seçik bir belge (ve mu'cize) getirsem de mi ?» dedi.

Fir'avn, «eğer doğru kişilerden isen haydi o belgeyi getir!» dedi.

Bunun üzerine Musâ, Asâ'sını yere bırakıverdi, derken o çok açık ve belirgin ölçüde bir ejderha (oluverdi).

Ve elini çekip çıkardı derken o durup bakanlara (pırıl pırıl ışık veren) bembeyaz (bir görünüme büründü).

Fir'avn, çevresindeki ileri gelenlere, «şüphesiz ki bu, bilgin bir sihirbazdır,

Sizi kendi ülkenizden sihriyle çıkarmak istiyor; (ey ileri gelenler! Bu hususta) ne buyurursunuz ?» dedi.

Onlar, «bununla kardeşini gözaltında tut ve (sonra da) şehirlere toplayıcılar gönder de,

Bilgili olan her sihirbazı toplayıp sana getirsinler» dediler.

Böylece sihirbazlar bilinen bir günün belli vaktinde toplandılar.

Halka, «siz de toplandınız mı ?» denildi.

Üstün gelirlerse, sihirbazlara uyacağımızı umarız dediler.

Sihirbazlar geldiğinde Fir'avn'a dediler ki, «eğer üstün gelenler bizler olursak bizim için elbette bir mükâfat vardır ?»

Fir'avn, «evet, o takdirde siz elbette (bana) yakınlardan olursunuz» dedi.

Musâ, sihirbazlara : «Siz ne atacaksanız, ne ortaya koyacaksanız koyun !» dedi.

Onlar da urganlarını ve değneklerini yere attılar ve «Fir'avn'ın azizliği hakkı için elbette bizler üstünleriz» dediler.

Musâ da Asâ'sını yere attı, derken ansızın onların uydurup (göz boyayarak) ortaya koyduklarını yalayıp yuttu.

Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar.

(47-48) «Biz âlemlerin Rabbına, Musâ ve Harun'un Rabbına inandık» dediler.

(47-48) «Biz âlemlerin Rabbına, Musâ ve Harun'un Rabbına inandık» dediler.

Fir'avn, «ben size izin vermeden ona imân ettiniz (öyle mi ?) Elbette o size sihir öğreten büyüğünüzdür. Yakında (neler yapacağımı) bileceksiniz. Yemin ederim ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve elbette hepinizi asacağım» dedi.

(Onlar): «Ne zararı var, çünkü biz mutlaka Rabbımıza döneceğiz.

Biz (senin adamlarından) ilk imân edenler olduktan geri Rabbımızın hatâlarımızı bize bağışlayacağını ummaktayız» dediler.

Biz, Musâ'ya: «Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü gerçekten siz takip edileceksiniz» diye vahyettik.

(53-54) Fir'avn da şehir ve kasabalara (asker) toplayıcı yetkilileri gönderdi (ve dedi ki): «Şüpheniz olmasın ki bunlar sayıları pek az birer topluluktur.

(53-54) Fir'avn da şehir ve kasabalara (asker) toplayıcı yetkilileri gönderdi (ve dedi ki): «Şüpheniz olmasın ki bunlar sayıları pek az birer topluluktur.

Ve elbette bunlar bize karşı iyice kızgın olup (diş bilemektedirler).

Doğrusu biz de uyanık tedbirli bir topluluğuzdur.»

(57-58) Bununla beraber biz Fir'avn ve askerlerini bahçelerinden, pınarlarından, hazine ve yüce-şerefli makamlardan çıkardık.

(57-58) Bununla beraber biz Fir'avn ve askerlerini bahçelerinden, pınarlarından, hazine ve yüce-şerefli makamlardan çıkardık.

Böylece İsrail oğulları'nı (onların yerine) vâris kıldık.

Güneş doğup ortalığı aydınlatırken Fir'avn ve adamları onları takibe koyuldular.

İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın arkadaşları, «eyvah ! Elbette yetişilmekteyiz» dediler.

Musâ (onlara): «Hayır, şüpheniz olmasın ki Rabbim bizimledir; (O, kurtuluş) yolu gösterecektir» dedi.

Bunun üzerine Musâ'ya: «Asâ'nı denize vur!» diye vahyettik. Böylece deniz yarılıverdi de her parçası büyük bir dağ gibi (yükselip kaldı).

Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.

Musa'yı ve beraberindekilerinin hepsini kurtardık.

Sonra da diğerlerini (denizde) boğduk.

Şüphesiz ki bu olayda öğüt ve ibret vardır; (ne varki kalanların) çoğu imân etmiş değillerdir.

Rabbın, gerçekten O'dur yegâne üstün, yegâne güçlü ; O'dur çok rahmet sahibi.

Onlara İbrahim'le ilgili haberi de oku.

Hani İbrâhim babasına ve kavmine dedi ki: «Neye tapıyorsunuz ?»

«Putlara tapıyoruz ve hep onlar için toplanıp üzerlerine kapanırcasına tapmaya devam ediyoruz» dediler.

(72-73) İbrâhim onlara: «Duâ ettiğinizde sizi duyuyorlar mı veya size yarar ya da zarar verebiliyorlar mı ?» dedi.

(72-73) İbrâhim onlara: «Duâ ettiğinizde sizi duyuyorlar mı veya size yarar ya da zarar verebiliyorlar mı ?» dedi.

«Hayır, biz babalarımızı böyle yaparlarken bulduk» dediler.

(75-76) İbrâhim : «Sizin ve önceki atalarınızın nelere taptıklarını (üzerinde düşünüp onların neler olduklarını iyice) görüp anladınız mı ?

(75-76) İbrâhim : «Sizin ve önceki atalarınızın nelere taptıklarını (üzerinde düşünüp onların neler olduklarını iyice) görüp anladınız mı ?

Şüpheniz olmasın ki o taptıklarınız benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbı müstesna. (O benim yegâne dostumdur).

O ki beni yaratmış ve beni doğru yola iletmiştir.

O ki beni yedirir ve içirir.

Hastalandığım zaman O bana şifâ verir.

O ki beni öldürür, sonra da diriltir.

O ki, hesap-cezâ günü günah ve kusurlarımı bağışlamasını ummaktayım» dedi.

Rabbim! Bana hüküm-hikmet ver ve beni iyi-yararlı kişilere eriştir.

Sonra gelenler arasında doğru bir dil ile (anılmamı) bana sağla.

Beni Naîm Cennet'inin vârislerinden eyle.

Babamı da bağışla; çünkü gerçekten o (doğru yoldan) sapmışlardandır.

Beni (canlıların) dirilip kaldırılacakları gün rezîl ve rüsvay eyleme.

Öyle gün ki, mal ve oğullar (evlâd) fayda vermez.

Ancak Allah'a selîm bir kalb ile gelenler müstesna, (onların elbette imânı ve iyi-yararlı ameli fayda verir.)

(Allah'tan) korkup (fenalıklardan) sakınanlara Cennet yaklaştırılır.

Cehennem de azgın sapıklar için ortaya çıkarılıp gösterilir.

(92-93) Onlara, Allah'tan başka taptıklarınız nerede ? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine yardımları oluyor mu ? denilir.

(92-93) Onlara, Allah'tan başka taptıklarınız nerede ? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine yardımları oluyor mu ? denilir.

(94-95) Onlar da, azgın sapıklar da, İblîs'in askerleri de hepsi birden yüzükoyun Cehennem'e itilirler.

(94-95) Onlar da, azgın sapıklar da, İblîs'in askerleri de hepsi birden yüzükoyun Cehennem'e itilirler.

Orada tartışıp çekişerek derler ki:

Allah'a yemin ederiz ki, bizler gerçekten açık bir sapıklık içinde idik.

Çünkü sizi, âlemlerin Rabbı ile eşit seviyede tutuyorduk.

Ve bizi ancak suçlu günahkârlar saptırdı.

(100-101) Artık (bugün için) ne şefaatçilerimiz vardır, ne de candan sıcak bir dostumuz...

(100-101) Artık (bugün için) ne şefaatçilerimiz vardır, ne de candan sıcak bir dostumuz...

Ah! Eğer bir defa daha (Dünya'ya) dönüşümüz olsaydı elbette mü'minlerden olurduk.

Şüphesiz ki bu (anlatılanlarda bir öğüt ve ibret vardır; (ne yazık ki) onların çoğu imân etmemiştir.

Ve elbette senin Rabbın yegâne üstündür, çok merhametlidir.

Nuh'un kavmi de peygamberleri yalanladılar.

Hani kardeşleri Nûh onlara dedi ki: (Allah'tan) korkup (putlara tapmaktan, kötülüklerde bulunmaktan) sakınmaz mısınız?

Şüphe etmeyin ki ben size gönderilen güvenilir bir peygamberim.

Artık Allah'tan korkup bana itaat edin.

Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ; benim hizmetimin karşılığı ancak âlemlerin Rabbına aittir.

O halde Allah'tan korkun ve bana uyun.

Onlar Nuh'a dediler ki: Sana en rezil aşağılık insanlar uymuşken biz sana inanır mıyız?

Nûh da dedi ki:«Onların yaptıklarıyla ilgili bilgim yoktur, (onların içyüzünü bilmem).

Bir düşünseniz a, onların hesabını görmek ancak Rabbıma aittir.

Ve ben mü'minleri kovacak da değilim.

Ben ancak açık-seçik (şekilde, gelecek olan tehlikeyi haber veren ve işlenilen kötülüklere karşı elîm bir azâbın hazırlandığını duyuran) bir uyarıcıyım.

Bunun üzerine onlar dediler ki: «Ey Nûh ! Eğer (uyarıdan) vazgeçmezsen elbette taşlanacak (bedbaht)lardan olursun.»

Nûh : «Ey Rabbim !» dedi, «doğrusu milletim beni yalanladı.

Artık benimle onlar arasını (hükmederek) ayır ve benimle beraber olan mü'minleri kurtar.»

Bunun üzerine biz de onu ve beraberindekileri (binenlerle ve yüklenen şeylerle) dolan gemide kurtardık.

Sonra da geride kalanları (suda) boğduk.

Şüphesiz ki bunda öğüt ve ibret vardır. (Ne yazık ki) onların çoğu imân etmediler.

Senin Rabbın şüphesiz ki yegâne üstündür, çok merhametlidir.

Âd (kavmi) de gönderilen peygamberleri yalanladı.

Hani kardeşlen Hûd onlara dedi ki: «(Allah'tan) korkup (putlara tapmaktan, kötülük işlemekten) sakınmaz mısınız ?

Şüpheniz olmasın ki ben, sîze gönderilen güvenilir bir peygamberim.

Artık Allah'tan korkup bana uyunuz.

Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum ; benim (hizmetimin) karşılığı ancak âlemlerin Rabbına aittir.

Siz her yüksekçe yere bir anıt yapıp (kendinizden dünyalıkça aşağı olanlarla mı) eğlenirsiniz ?

Devamlı kalacağınızı umarak birtakım (su kanalları, sarnıçlar, kaleler gibi) sanat eserleri sayılacak yapıları mı (kendinize tek iş ve amaç) ediniyorsunuz ?

Şiddetle (hınçla) atılıp yakaladığınızda zorbalar gibi mi yakalarsınız ?

Artık Allah'tan korkun ve bana uyun.

Bildiğiniz nimetleri size (cömertçe) verenden (O'na karşı gelmekten) sakının.

(133-134) Size nice nimetlerle, oğullarla, bahçelerle, pınarlarla yardımda bulunmuştur.

(133-134) Size nice nimetlerle, oğullarla, bahçelerle, pınarlarla yardımda bulunmuştur.

Ben, elbette size karşı o büyük günün azabından endişe ediyorum.»

Onlar dediler ki: Öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da bizim için fark etmez, birdir.

Bu tutumunuz, öncekilerin (sürüp gelen) âdetlerinden başkası değildir.

Ve biz azâb edilecek de değiliz.

Böylece Hûd Peygamber'i yalanladılar. Biz de onları yok ettik. Şüphesiz ki bunda öğüt ve ibret vardır ; ne yazık ki onların çoğu imân etmedi.

Şenin Rabbın elbette O'dur cok güçlü, çok üstün ; O'dur cok merhametli.

Semûd (kavmi) de peygamberleri yalanladılar.

Hani kardeşleri Sâlih onlara dedi ki: «Artık (putlara tapmaktan, Hakk'ı inkâr etmekten) sakınmaz mısınız ?

Şüpheniz olmasın ki ben sizin için güvenilir bir peygamberim.

Artık Allah'tan korkun ve bana uyun.

Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim (hizmetimin) mükâfatı ancak âlemlerin Rabbına aittir.

(146-147-148) Şu bulunduğunuz yerde ; bağlar ve bahçelerde ; pınarlar başında, ekinler içinde, gönül çekici salkım hurmalıklarda güven içinde kendi halinize bırakılacak mısınız?

(146-147-148) Şu bulunduğunuz yerde ; bağlar ve bahçelerde ; pınarlar başında, ekinler içinde, gönül çekici salkım hurmalıklarda güven içinde kendi halinize bırakılacak mısınız?

(146-147-148) Şu bulunduğunuz yerde ; bağlar ve bahçelerde ; pınarlar başında, ekinler içinde, gönül çekici salkım hurmalıklarda güven içinde kendi halinize bırakılacak mısınız?

Dağlardan da ustaca sayılacak şekilde (fakat) şımarıkça evler yontuyorsunuz : (Bunun böyle devam edeceğini mi sanıyorsunuz ? Hayır aldanıyorsunuz).

Artık Allah'tan korkun, bana itaat edin.

(151-152) Yeryüzünde fesâd çıkarıp orada dirlik-düzenlik getirmeyenlerin; inkâr ve azgınlıktan aşırı gidenlerin emrine uymayın.»

(151-152) Yeryüzünde fesâd çıkarıp orada dirlik-düzenlik getirmeyenlerin; inkâr ve azgınlıktan aşırı gidenlerin emrine uymayın.»

Dediler ki: «Elbette sen büyülenenlerden birisin.

Sen de ancak bizim gibi bir insansın ; eğer (iddianda) doğrulardan isen haydi bize bir açık belge, bir mu'cize getir.»

Sâlih, «işte (belge ve mu'cize olarak) bir dişi deve ! Su içme sırası (bir gün) onun, belirli bir gün de sizindir.

Sakın ona kötü (niyetle) dokunmayın ; sonra büyük bir azâb sizi yakalar» dedi.

Buna rağmen onlar o deveyi (bacaklarına) vurup devirdiler, (inatla onu) kestiler. (Sonra da) pişmanlık duyarak sabahladılar.

O sebeple azâb onları yakaladı. Şüphesiz ki (bu olayda) bir ibret ve öğüt vardır; ama onların çoğu imân edenler olmadı.

Ve senin Rabbin şüphesiz ki yegâne üstündür, çok güçlüdür; çok merhamet edendir.

Lût kavmi de peygamberleri yalanladı.

Hani kardeşleri Lût onlara dedi ki: «Artık (putlara tapmaktan, Hakk'ı inkârdan, hayasızca davranmaktan) sakınmaz mısınız ?

Şüpheniz olmasın ki ben size (gönderilen güvenilir) bir peygamberim.

0 halde Allah'tan artık korkun ve bana uyun.

Bu (hizmete) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim hizmetimin karşılığı ancak âlemlerin Rabbına aittir.

(165-166) Rabbınızın sizin için yarattığı eşleri bırakıyorsunuz da âlemler içinden (kala kala) erkeklere mi (şehvetle) gidiyorsunuz ?! Hayır, siz haddi aşan bir milletsiniz.»

(165-166) Rabbınızın sizin için yarattığı eşleri bırakıyorsunuz da âlemler içinden (kala kala) erkeklere mi (şehvetle) gidiyorsunuz ?! Hayır, siz haddi aşan bir milletsiniz.»

Onlar dediler ki; «Ey Lût! Eğer (bu tür uyarılardan) vazgeçmezsen elbette (yurdundan) çıkarılanlardan olursun.»

Lût, «şüpheniz olmasın ki ben sizin yaptıklarınıza iyice içerlenenlerdenim» dedi.

Rabbim! Beni ve ailemi bunların işleyegeldiği (iğrençliğin günah ve azâb)ından kurtar, (diyerek duâ etti).

(170-171) Biz de geride kalanlar arasında yaşlı bir kadın (Lût'un eşi) dışında onu ve bütün ailesini kurtardık.

(170-171) Biz de geride kalanlar arasında yaşlı bir kadın (Lût'un eşi) dışında onu ve bütün ailesini kurtardık.

Sonra da diğerlerini yerle bir edip yok ettik.

Ve üzerlerine (taştan topraktan bir felâket) yağmuru yağdırdık. O uyarılanların yağmuru ne de kötü !

Şüphesiz ki bunda bir ibret ve öğüt vardır; ama onların çoğu imân edenler olmadı.

Ve elbette Rabbın yegâne üstündür, güçlüdür ve çok merhametlidir.

Eykeli'ler (=Ormanda eyleşen Şuâyb Peygamber'in gönderildiği kavim) de peygamberleri yalanladılar.

Hani Şuâyb onlara: «Artık (putlara tapmaktan, haksızlık etmekten, Hakk'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız ?

Şüpheniz olmasın ki ben, size (gönderilen) güvenilir bir peygamberim.

Artık Allah'tan korkun ve bana uyun.

Bu (hizmetime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim (hizmetimin) karşılığı ancak âlemlerin Rabbına aittir.

Ölçeği tam tutun; (hak yiyip hakları) eksiltenlerden olmayın.

Dosdoğru terazi ile tartın.

İnsanların (haklarından bir) şeyler eksiltmeyin ve bir de sakın yeryüzünde fesâd çıkararak düzensizlik ve bozgunculuk yapmayın.

Sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan (O eşsiz kudret)ten korkun» dedi.

«Sen ancak büyülenmiş (aklî dengesini kaybetmiş)lerden birisin.

Sen ancak bizim gibi bir insansın ; biz seni elbette yalancılardan sanıyoruz.

Eğer doğrulardan isen haydi göğün bir parçasını üzerimize düşür» dediler.

Şuâyb onlara: «Rabbim yapageldiğinizi cok iyi bilir» dedi.

Buna rağmen onu yalanladılar. O sebeple gölge (yapan bulutun ortaya çıktığı) günün azabı onları yakalayıverdi. Şüphesiz ki bu büyük bir günün azabı idi.

Bunda elbette bir öğüt ve ibret vardır. Zaten onların çoğu mü'min değildi.

Şüphesiz ki, Rabbın çok üstündür, çok güçlüdür, çok merhamet sahibidir.

Gerçekten bu Kur'ân, âlemlerin Rabbından indirilmedir.

(193-194-195) Uyarıcılardan olasın diye Ruhu'l-emîn (Melek Cebrail) onu senin kalbine açık-seçik Arap diliyle indirmiştir.

(193-194-195) Uyarıcılardan olasın diye Ruhu'l-emîn (Melek Cebrail) onu senin kalbine açık-seçik Arap diliyle indirmiştir.

(193-194-195) Uyarıcılardan olasın diye Ruhu'l-emîn (Melek Cebrail) onu senin kalbine açık-seçik Arap diliyle indirmiştir.

Hem o, öncekilere (indirilen semavî) kitaplarda da (bazı özellikleriyle) vardır.

Onu İsrail oğulları'ndan olan ilim adamlarının bilmesi onlar için (gerçeği yansıtan) bir belge ve kanıt değil midir?

(198-199) Eğer Kur'ân'ı Arap olmayanlardan birine indirseydik, o da onlara bunu okusaydı, yine de ona inanacak değillerdi.

(198-199) Eğer Kur'ân'ı Arap olmayanlardan birine indirseydik, o da onlara bunu okusaydı, yine de ona inanacak değillerdi.

(200-201) İşte biz onu (=inkâr ve sapıklığı) böylece suçlu günahkârların kalblerine aktarıp soktuk da elem verici azabı görmedikçe mümkün değil ona inanmazlar.

(200-201) İşte biz onu (=inkâr ve sapıklığı) böylece suçlu günahkârların kalblerine aktarıp soktuk da elem verici azabı görmedikçe mümkün değil ona inanmazlar.

Bu azâb, farkına varmadıkları bir halde ansızın kendilerine gelir de,

Acaba bize mühlet verilmez mi ? derler.

Onlar azabımızı mı acele istiyorlar ?

(205-206) Söylesen ya, eğer biz onları yıllarca (bolluk ve refah içinde) yararlandırıp geçindirsek, sonra da va'dolundukları (günün azabı) onlara geliverse,

(205-206) Söylesen ya, eğer biz onları yıllarca (bolluk ve refah içinde) yararlandırıp geçindirsek, sonra da va'dolundukları (günün azabı) onlara geliverse,

O yararlandırılıp geçindirildikleri bolluk ve refahın kendilerine bir faydası olur mu ?

Hiçbir kasaba (halkını), kendilerine uyarıcılar göndermedikçe yok etmiş değiliz.

Öğüt ve hatırlatmada bulunulmuştur ; ve biz onlara zulmediciler olmadık.

Kur'ân'ı (hiçbir zaman) şeytanlar indirmemiştir.

Hem bu, onlara göre uygun ve lâyık da değildir; hem güçleri de yetmez.

Onlar (inen vahyi) dinlemekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır.

Artık sen, Allah ile beraber başka bir tanrıya duâ edip kullukta bulunma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.

En yakın hısımlarını (bulundukları yolun eğri olduğu hakkında) uyar.

Mü'minlerden sana uyanlara (tevazu, hoşgörü, rahmet ve şefkat) kanadını (yerlere kadar) indir.

Bununla beraber (hısımlarından) sana karşı gelip başkaldırırlarsa, de ki: «Şüphesiz ben sizin işleyegeldiğiniz (inkâr, azgınlık ve sapıklık)dan beriyim.»

O yegâne güçlü, çok üstün, çok merhametli olan (Allah)'a güvenip dayan.

(218-219) O Allah ki, seni ayakta durduğun halde de, secde edenler arasında dolaştığın durumda da görüyor.

(218-219) O Allah ki, seni ayakta durduğun halde de, secde edenler arasında dolaştığın durumda da görüyor.

Çünkü gerçekten Allah işitendir, bilendir.

Size şeytanların kimler üzerine inip durduğunu haber vereyim mi ?

Her günahkâr iftiracı, yalancı, sahtekâr üzerine iner.

Bunlardır (şeytanların iftira ve yalanına) kulak verirler. Çoğu ise yalancıdır.

(Sapık hayalci) şâirlere ise, ancak yozmuş azgınlar uyarlar.

Baksana, onlar her vadide avare-şaşkın dolaşırlar.

Ve yapmadıklarını söyleyip dururlar.

Ancak imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar, Allah'ı çokça ananlar ve zulme uğradıktan sonra kendilerini savunup (gerektiğinde) karşı koyanlar müstesna.. O zulmedenler, yakında nasıl bir inkılâba uğrayacaklarını, nerede dönüp kalacaklarını bileceklerdir.