Elif, Lâm, Râ, Bunlar, doğruyu apaçık gösteren, kendisi de apaçık olan kitabın ayetleridir.

Biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik ki, aklınızı kullanıp anlayasınız diye.

Ey Muhammed! Biz sana bu Kur'ân'ı vahyetmekle her türlü haberleri, sana en güzel ifade biçimiyle anlatıyoruz. Gerçek şu ki, sen bundan önce bu haberleri bilmeyenlerden idin.

Bir vakit Yûsuf babasına şöyle demişti: “Babacığım, ben rüyamda onbir yıldız, güneş ve ayı gördüm. Benim önümde, saygıyla yere kapanmışlardı.”

Babası Yakub: “Yavrucuğum” dedi. “Bu rüyanı kardeşlerine anlatayım deme, yoksa kıskançlıklarından dolayı, sana karşı bir tuzak kurabilirler; doğrusu şeytan gözle görünmese bile insan için apaçık bir düşmandır.

Çünkü rüyanda sana gösterilene bakılacak olursa, Rabbin seni de peygamber olarak seçecek ve sana olayların içyüzünü görüp yorumlamayı öğretecek ve tıpkı ataların İbrahim ve İshak'a olan nimetini her bakımdan tam ve yeterli kıldığı gibi sana ve Ya'kub'un soyuna verdiği nimeti de, her bakımdan tam ve yeterli kılacaktır. Doğrusu Rabbin, herşeyi bilen ve herşeyi yerli yerince yapandır.”

Gerçek şu ki, Yûsuf ve kardeşlerinin haberlerinde, gerçekleri arayanlar için çıkarılacak nice dersler vardır.

Bir vakit Yûsuf'un kardeşleri, kendi aralarında şöyle konuşuyorlardı: “Sayımız bu kadar çok, güçlü bir gurup olduğumuz halde bile, Yûsuf ve kardeşi Bünyamin babamızın yanında, bizden daha sevimli gözüküyor. Gerçek şu ki, babamız açık bir yanılgı içerisindedir.”

İçlerinden biri: “Yûsuf'u öldürün” dedi. “Yahut onu uzak bir yere götürün bırakın ki, böylece babanız sevgi ve alakasıyla, yalnızca size kalsın. Daha sonra da sizler, tevbe ederek iyi insanlar olmuş olursunuz.”

Bir diğeri: “Hayır, Yûsuf'u öldürmeyin” diye söze karıştı. “Eğer mutlaka birşey yapmanız gerekiyorsa, onu bir kuyunun dibine atın; nasıl olsa onu oradan geçen bir kervan bulup yanına alır.”

Bu görüşte birleştiler ve bunun üzerine babalarına: “Ey baba!” dediler. “Biz Yûsuf'un iyiliğini isteyen kimseler olduğumuz halde, neden O'nun hakkında bize güvenmiyorsun?

Bırak O'nu yarın bizimle gelsin, gezip oynasın; onu koruyup gözeteceğimizden hiç endişen olmasın!”

“Doğrusu onu götürmeniz beni çok üzer. Gözden uzak tuttuğunuz bir anda, O'nu kurdun yemesinden korkuyorum.”

“Bu kadar güçlü kuvvetli bir topluluk olan bizlerin arasında, yine de onu kurt kapacak olursa, biz ölmüşüz demektir” dediler.

Ne zaman ki, Yûsuf'u alıp götürdüler ve toplanıp onu, kuyunun dibine bırakmayı kararlaştırdılar. Biz de ona: “Andolsun ki, sen bir gün onların bu yaptıklarını, kendilerine farkına varmadıkları bir sırada, haber verceksin” diye vahyettik.

Ve akşam olunca, babalarının karşısına ağlayarak çıkıp geldiler.

“Ey babamız!” dediler. “Yarış yapmak için bulunduğumuz yerden biraz uzaklaşmış ve Yûsuf'u eşyamızın başına bırakmıştık. Bir de ne görelim, onu kurt yemiş. Ama biliyoruz ki, biz böylece doğruyu söylüyor olsak da, sen bize inanmayacaksın.”

Böyle diyerek üzerinde yalancı bir kan bulaştırılmış olan gömleğini getirdiler ve gösterdiler. Ya'kub: “Yoo” dedi. “Sizi kendi benlikleriniz ve hayal gücünüz bu kötü oyuna sürüklemiş. Artık bana düşen güzelce sabredip bu acıya katlanmaktır. Söylediklerinize karşılık ancak Allah'ın yardımı beklenir.”

Derken bir kervan çıkageldi ve sucularını su kuyusuna gönderdiler, o da kovasını suya saldı ve “Müjdeler olsun, ne güzel kısmet” diye bağırdı. “Güzel bir oğlan çocuğu bu.” Ve böylece kervandakiler, Yûsuf'u bir ticaret malı gibi sakladılar. Allah onların her yaptığını adım adım biliyordu.

Ve sonunda Mısır'a varınca, Yûsuf'u değersiz bir fiyatla, birkaç dirhem gümüşe sattılar. O'nu ellerinde tutmak için isteksiz davrandılar. Yani buluntu olduğu için, ona fazla değer vermeyip hemen ellerinden çıkardılar.

Ve onu satın alan Mısırlı adam karısına, “O'na iyi bak” dedi. “Belki bize yararı olur. Kaldı ki, evlatlık edinebiliriz onu.” Böylece Yûsuf'a o ülkede iyi bir yer sağladık ki, ona olayların içyüzüne ve gerçek anlamına dair bir kavrama öğretelim diye. Allah şüphesiz istediğini yapmaya güç yetirendir. Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmiyorlar.

Derken, ergenlik çağını aştığı zaman eğriyi doğruyu ayırmaya yetecek keskin bir muhakeme gücü ve derin bir kavrayış yeteneği bahşettik ona. İyilik yapanları, biz işte böyle ödüllendiririz.

Ve barındığı evin hanımı, Yûsuf'tan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak: “Haydi gelsene!” dedi. Ama Yûsuf: “Öyle birşey yapmaktan Allah'a sığınırım” diye karşılık verdi. Çünkü O Allah benim Rabbimdir, yerimi güzel ayarlamıştır. Veya senin kocan benim efendimdir, bana çok iyi baktı, ben O'nun iyiliğine karşı hainlik yapamam. Gerçek şu ki, her nerede olursa olsun, Allah'ın istediği şekilde hayat sürmeyenler, asla rahat ve huzura erişemezler.

Gerçek şu ki, kadın ona karşı arzu doluydu; eğer Yûsuf Rabbinin zinayı yasaklayan kesin delilini, hatırına getirmemiş olsaydı, onun da ona bir arzu ve isteği doğmuş gitmişti. Böylece biz ondan kötülüğü, çirkin ve taşkınca halleri geri çevirmek için, kesin delilimizi hatırlatmış olduk. Gerçekten de o Yûsuf, bizim seçkin kullamızdan biriydi.

Derken ikisi birlikte kapıya koşuştular. Kadın onun gömleğini arkadan çekip yırttı ve o an kapıda, kadının kocasını karşılarında buldular. Kadın: “Karın için kötülük düşünen birinin cezası, hapisten ya da en ağır ceza neyse ondan başka ne olabilir?” diyerek üste çıkmaya çalıştı.

Yûsuf: “Ben ona saldırmadım, aksine o benden murad almak istedi!” diye kendisini savundu. O an kadının yakınlarından duruma tanıklık eden biri, görüşünü şöyle bildirdi: “Eğer Yûsuf'un gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru, öbürü yalan söylüyor demektir.

Yok eğer gömleği arkadan yırtıldıysa, o zaman kadın yalan, öbürü doğru söylüyor demektir.”

Böylece kadının kocası, Yûsuf'un gömleğinin sırtından yırtılmış olduğunu görünce: “Belli ki, bu yine sizin tuzaklarınızdan biri ey kadınlar topluluğu! Doğrusu, sizin tuzaklarınız korkunçtur.

Ey Yûsuf! Sen de bu olayın üstünde durma, kimseye de söyleme! Ve ey kadın! Sen de işlediğin günahtan ötürü bağışlanma dile, çünkü sen gerçekte hatası büyük olan birisin.”

Şehirde olayı duyan bir takım kadınlar birbirleriyle: “Azizin karısı, genç kölesinin gönlünü çelmeye kalkmış, kölesine olan aşkı yüreğinin derinliğine işlemiş; doğrusu biz onu açık bir sapıklık içinde görüyoruz” diye dedikodu yapıyorlardı.

Kadın, onların dedikodu yaparak kendisini dile düşürme düzenlerini işitince, onları davet edip kendileri için mükellef bir ziyafet hazırladı ve herbirinin eline de yiyecekleri eti ve meyveyi kesmek üzere bir bıçak tutuşturdu. Sonra Yûsuf'a: “Çık şimdi onların karşısına!” dedi. Kadınlar onu görünce, güzelliği karşısında şaşırıp kaldılar da onu gözlerinde büyüttüler ve şaşkınlıklarından ellerini kestiler: “Aman Allah'ım!” dediler. “Bu ölümlü bir insan olamaz, olsa olsa gözde bir melektir bu.”

Kadın onlara: “İşte hakkında beni kınadığınız delikanlı bu! Yemin ederim ki, ben kendisinden murad almak istedim de, o iffetinden ötürü beni reddetti. Ama benim kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, hangi konumda olursa olsun zindana atılacak, aşağılanıp perişanlığa sürüklenenlerden olacak” dedi.

Bunun üzerine Yûsuf dedi ki: “Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettiği şeyden daha sevimlidir. Sen onların tuzaklarını benden uzak tutmazsan, ben o zaman onların ayartmalarına kapılır, doğru eğri nedir bilemeyen şaşkın kimselerden olurum.”

Rabbi onun dua ve isteğini kabul buyurdu da, kadınların tuzaklarını ondan çevirdi. Şüphesiz ki O, herşeyi işiten ve herşeyi olduğu gibi bilendir.

Sonra aziz ve çevresindekiler, Yûsuf'un iffetine dair birçok belgeleri görmelerine rağmen, onu bir süre zindana atmayı uygun gördüler.

O'nunla beraber iki genç daha girmişti hapse. Sohbet esnasında onlardan biri, Yûsuf'a dedi ki: “Rüyamda kendimi şaraplık üzüm sıkarken gördüm.” Diğeri ise: “Ben, kendimi başımın üstünde ekmek taşıyorum, kuşlar ondan yiyorlar şeklinde gördüm” dedi. “Bize bu rüyaların gerçek anlamını haber ver, çünkü sen rüyaların nasıl yorumlanacağını iyi bilen kimselerdensin” dediler.

Yûsuf dedi ki: “Size yedirilecek yemek, size gelmezden önce, yani kısa bir zaman içerisinde, o rüyaların yorumunu mutlaka size haber vereceğim. Bu Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. Öncelikle bilin ki, ben Allah'a inanmayan ve ahiret gerçeğine inanmayıp tüm bu gerçekleri örtbas eden bir toplumun izlediği yolu kabul edenlerden değilim.

Atalarım İbrahim, İshak ve Ya'kub'un dinine uydum. Allah'a herhangi birşeyi ortak koşmak bize yakışmaz; bu tevhid inancı bize ve insanlara Allah'ın bir lütfudur. Ama insanların çoğu, bu lütfun değerini bilmez de onun için şükretmezler.

Ey benim hapishane arkadaşlarım! Düşünün bir kere, ayrı ayrı isimler altında, bir sürü değişik tanrılara inanmak mı, yoksa bütün varlıkları hükmü altında tutan tek Allah'a inanmak mı daha hayırlıdır?

Siz Allah'ı bırakıp, sadece sizin ve atalarınızın taptığı birtakım anlamsız isimlere tapıyorsunuz ki, Allah onların haklılığı hakkında hiçbir belge ve kanıt indirmemiştir. Neyin eğri, neyin doğru olduğu konusunda hüküm, yalnızca Allah'a aittir. O da, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi buyuruyor. İşte dosdoğru olan tek din budur. Ama insanların çoğu bilmezler.

Ey hapishane arkadaşlarım! Rüyalarınızın yorumuna gelince, biriniz eskisi gibi efendisine şarap sunmaya devam edecek, diğeri ise asılacak ve et yiyici kuşlar onun başını didikleyecek. Benden yorumlamamı istediğiniz şey, Alah tarafından bu şekilde karara bağlanmış bulunuyor.”

Ve bunun üzerine Yûsuf, iki hapis arkadaşından kurtulacağını düşündüğü kimseye, efendinin yanında benim suçsuz olduğumu hatırlatmak üzere beni hatırla dedi. Fakat şeytan o adama, Yûsuf'un durumunu efendisine hatırlatmayı unutturdu; bundan dolayı Yûsuf bir kaç yıl daha zindanda kaldı.

Ve bir gün hükümdar: “Rüyamda yedi çelimsiz ineğin yediği yedi semiz inek, yedi yeşil başak ve bir o kadar da kurumuş başak gördüm. Ey ileri gelenler! Eğer rüya yorumlamayı biliyorsanız, rüyamı bana yorumlayın bakalım!” dedi.

Kralın başına toplanmış ünlü rüya tabircileri dediler ki: “Anlaşılması zor, karmaşık rüyalardan biri bu. Biz böyle karışık rüyaların yorumunu bilen kimseler değiliz.”

Zindandaki o iki kişiden kurtulan adam, hayli zaman sonra Yûsuf'u hatırladı da, “Ben size bunun yorumunu haber vereyim, beni hemen zindana gönderin” dedi.

Zindana gönderilince: “Ey Yûsuf ey doğru sözlü arkadaş! Bize yedi semiz ineği, yedi arık inek yiyor ve yedi yeşil başak, diğeri de bir o kadar kuru başak… şeklindeki bir rüyanın yorumunu yap ki, saraydaki insanların yanına döneyim ve onlar da böylece senin, nasıl bir kimse olduğunu öğrensinler!”

Yûsuf şöyle cevapladı: “Yedi yıl boyunca, her zamanki gibi ekip biçin, ama hasat ettiğiniz ekini yemek için ayıracağınız az miktar dışında, öylece başağında bırakın.

Çünkü yedi yıl sürecek olan bu bolluk zamanından sonra, yedi yıllık bir kıtlık dönemi gelecek ve sizin bu dönem içinde hazırladığınız herşeyi, sakladığınız az bir miktarın dışında silip süpürecek.

Sonra onun ardından bir yıl gelecek ki, insanlar yağmura kavuşturulacak ve insanlar bol bol üzüm, zeytin gibi meyveleri sıkacaklar veya hayvanlardan bol bol süt sağacaklar.”

Ve Yûsuf'un yorumu kendisine ulaşır ulaşmaz hükümdar: “O'nu bana getirin” dedi. Ama elçiler kendilerine geldiğinde, Yûsuf dedi ki: “Efendinize gidin ve ona sorun, ellerini kesen o kadınların maksadı neydi? Bunu araştırıp ortaya çıkarsın. Çünkü Rabbim, şüphesiz o kadınların tuzaklarını bütün gerçeğiyle bilmektedir.”

Bunun üzerine hükümdar o kadınları çağırtıp kendilerine: “Yûsuf'un gönlünü çelmek isterken, ne sağlayacağınızı umuyordunuz?” diye sordu da. Kadınlar: “Allah korusun, biz ondan en küçük bir kötülük görmedik” dediler. Azizin karısı da: “İşte şimdi gerçek yerini buldu” dedi. “Ben O'nun nefsinden murad almak istemiştim, ama o özü, sözü doğru kimselerdendi.”

Elçi gelipte kadınların itirafını anlatınca, Yûsuf şöyle dedi: “Onların bu itiraflarına lüzum görmem; benim vezirin yokluğunda kendisine hainlik etmediğimi ve Allah'ın hainlerin hile ve tuzaklarını başarıya ulaştırmayacağını, vezirin de bilmesi içindir.

Bununla beraber yine ben, kendimi bütünüyle temize çıkarmaya çalışmıyorum. Çünkü Rabbimin acıyıp esirgediği kimseler hariç, insanın kendi benliği de onu kötülüğe sürükleyen büyük bir zorbadır. Gerçekten de benim Rabbim çok acıyan gerçek bağışlayandır.”

Hükümdar dedi ki: “Onu bana getirin; kendime has en yakınlardan biri yapayım.” Ve onunla konuşunca, hükümdar dedi ki: “Bu gün sen, yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin.”

Yûsuf: “Beni, yeryüzünün hazineleri üzerinde görevlendirin; güvenilir, bilgili bir gözcü ve koruyucu olacağımdan emin olabilirsiniz” dedi.

Böylece yeryüzünde Yûsuf'a imkan verdik. Herşey ve her yer O'nun idaresi altında idi. Rahmetimizi dilediğimiz kimselere nasib ederiz. İyilik yapanların mükafatını da muhakkak veririz.

Ahiret mükafatı ise, iman edip yolunu Allah ve kitabıyla bulanlar için daha değerlidir.

Her yerde başgösteren kıtlık münasebetiyle, Yûsuf'un kardeşleri de zahire almak için gelip onun huzuruna girdiler de Yûsuf onları tanıdı; onlar ise Yûsuf'u tanımıyorlardı.

Yûsuf onların zahîre yüklerini hazırlattıktan sonra dedi ki: “Bana, baba bir erkek kardeşinizi de getirin. Görmüyor musunuz, size o kardeşiniz adına da, tam ölçek hissenizi veriyorum. Ben konukseverlerin hayırlısıyım.

Eğer o kardeşinizi bir sonraki sefer bana getirmezseniz, o zaman benden ne bir ölçek olsun zahîre bekleyin, ne de yanıma yaklaşın!”

Dediler ki: “Onu getirmek için babasını razı etmeye çalışacağız ve her halde bu isteğinizi yapacağız.”

Bu arada Yûsuf hizmetçilerine: “Onların bedel olarak getirdikleri sermayelerini de yüklerinin içine koyun, belki ailelerine döndükleri zaman bunu farkederler de, belki daha istekli olarak bize geri dönerler” dedi.

Ve böylece babalarının yanına döndüklerinde, Yûsuf'un kardeşleri, “Ey baba!” dediler. “Bünyamin'i yanımızda götürmedikçe, artık bize bir ölçek bile zahîre verilmeyecek; bunun için kardeşimizi bizimle gönder ki, hepimize yetecek tartıda zahîre alabilelim. Şüphen olmasın ki, biz onu koruyacağız.”

Ya'kub: “Daha önce kardeşiniz Yûsuf'u size nasıl emanet ettiysem, onu da aynı şekilde size emanet edeyim öyle mi? Oysa Allah koruyup gözetici olarak, sizden elbette daha iyi, daha üstündür. Çünkü O, acıyıp merhamet edenlerin en yücesidir.”

Ve neden sonra yüklerini açtıklarında, takas için götürdükleri sermayelerin de kendilerine, iade edilmiş olduğunu gördüler. “Ey babamız!” dediler. “Başka ne isteyebiliriz ki? İşte kendi mallarımız, olduğu gibi bize iade edilmiş. Eğer Bünyamin'in bizimle gelmesine izin verirsen, bu mallarla ailemize yeniden zahîre getirebilir, kardeşimizi de iyi koruyup gözetir ve böylece, bir deve yükü zahîre fazladan elde etmiş oluruz. Bu seferki alıp getirdiğimiz pek az sayılır, bize yetmez.”

Ya'kub: “Hepiniz ölümle kuşatılıp kıstırılmadıkça, onu bana geri getireceğinize dair bana Allah huzurunda yeminle söz vermedikçe, onu sizinle göndermeyeceğim!” dedi. Hepsi birden, yeminle söz verdiklerinde Ya'kub: “Allah bu dediklerimize karşı vekildir!” diyerek razı oldu.

Ve şöyle dedi: “Ey oğullarım! Mısır'a bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Bununla beraber, sizden Allah'ın takdirini çevirecek de değilim. Hüküm ancak Allah'ındır. Ben O'na güvenip dayandım. Güvenip dayanmak isteyenler de, ancak O'na güvenip dayansınlar!” dedi.

Onlar Yûsuf'un bulunduğu şehre, her ne kadar babalarının emrettiği şekle uygun olarak girdilerse de, babalarının bu tedbiri, Allah'ın takdirine karşı onlara bir yararı olmadı. Yalnızca, Ya'kub'un oğullarını korumak yönünde duyduğu arzunun bir ifadesiydi bu. Çünkü o, kendisine öğrettiklerimiz sayesinde, her zaman Allah'ın hükmünün geçerli olduğuna dair, yeterli bir bilgiye sahipti. Ama insanların çoğu bunu böyle bilmezler.

Tüm kardeşleri Yûsuf'un yanına vardıklarında, kardeşi Bünyamin'i bağrına bastı da, ona gizlice: “Ben senin kardeşinim, artık onların geçmişte hakkımızda yapmış olduklarına karşı üzülme!” dedi.

Yûsuf onların yüklerini hazırlatırken su kabını öz kardeşi Bünyamin'in yüküne koydurdu ve böylece onlar, bundan habersiz şehirden ayrılırken bir çağırıcı şöyle seslendi, “Ey kervan durun! Siz hırsızlarsınız!”

Yûsuf'un kardeşleri, o çağırıcıya dönerek: “Ne kaybettiniz?” dediler.

Dediler ki: “Kralın su kabını kaybettik, onu kim bulursa, ödül olarak kendisine bir deve yükü zahîre verilecek. Buna ben kefilim!” diye ekledi o görevli kimse.

Yûsuf'un kardeşleri: “Allah'a yemin ederiz ki, sizin de bildiğiniz gibi biz Mısır toprağında bozgunculuk yapmaya gelmedik ve biz hırsızlık yapmış da değiliz!” dediler.

Görevliler: “Peki ya yalancı çıkarsanız, o hırsızlık edenin sizce cezası nedir?” diye sordular.

Ya'kub'un oğulları: “Bunun cezası, su kabı kimin yükünde çıkarsa, yaptığının cezası olarak o kimse tutuklanır. İşte suç işleyen, yaratılış gayeleri dışında yaşamaya çalışanları biz böyle cezalandırırız.”

Bunun üzerine kovuşturma için Yûsuf'un yanına getirildiler. Yûsuf arama işine küçük kardeşi Bünyamin'in yükünden önce ötekilerin yüklerinden başladı ve sonunda su kabını küçük kardeşinin yükünde bulup çıkardı. Yûsuf'un, dileğine erişmesi için biz olayları işte böyle düzenledik. Allah böyle dilemeseydi o hükümdarın yasalarına göre Yûsuf kardeşini başka türlü yanında alıkoyamazdı. Biz dilediğimiz kimseyi bilgice yüksek düzeylere çıkarırız, fakat her bilgi sahibinin üstünde herşeyi bilen Allah vardır.

Hükümdarın su kabı, Bünyamin'in eşyasında çıkar çıkmaz öteki kardeşleri, “Eğer o çaldıysa ne âlâ, çünkü bir zamanlar onun kardeşi Yûsuf'da hırsızlık yapardı” diye mırıldandılar. Yûsuf bu sözü içinde tuttu, onlara birşey açmadı ve içinden: “Siz kötü bir durum içindesiniz; Allah bu anlattıklarınızı çok daha iyi bilir” dedi.

Dediler ki: “Ey vezir! Onun çok yaşlı bir babası var, O'nun burada bırakıldığına çok üzülür, O'nun yerine bizden birimizi al; zira biz seni iyilik edenlerden birisi olarak görüyoruz.”

Yûsuf: “Yitiğimizi yanında bulduğumuz kişiden başkasını alıkoymaktan Allah'a sığınırız. Çünkü o zaman, yaratılış gayemize aykırı hareket etmiş oluruz” diye cevap verdi.

O'ndan ümitlerini kesince, meseleyi gizlice görüşmek üzere ayrılıp bir kenara çekildiler. Büyükleri dedi ki: “Babanızın sizden Allah adına söz aldığını, daha önce de Yûsuf hakkında işlediğiniz hatayı bilmiyor musunuz? Bunun için ben artık, babam bana izin verinceye kadar bu ülkeden ayrılmayacağım yahut Allah lehimde bir hüküm verinceye kadar. Çünkü Allah hükmedenlerin en iyisidir.

Size gelince, siz babanıza dönüp gidin ve ona ey baba! Oğlun hırsızlık yaptı; fakat biz bildiğimizden ve gördüğümüzden başkasına şahit değiliz ve sana söz vermiş olsak da, onu bizim göremeyeceğimiz gizli tehlikelere karşı da koruyamazdık ki” deyiniz.

“İnanmazsan içinde bulunduğumuz ve döndüğümüz şehir halkına veya aralarında geldiğimiz kervandakilere sor; göreceksin ki biz gerçekten doğru söylüyoruz.”

Ve babalarının yanına dönüp, olup biteni ona anlattıkları zaman Ya'kub: “Yoo, benlikleriniz ve hayalleriniz size yeni bir iş kurdurdu. Bana düşen yalnızca güzelce sabredip bu acıya da katlanmaktır. Belkide Allah onların hepsini birden bana geri getirecektir. Gerçekten Allah herşeyi bilendir, yaptığı herşeyi yerli yerince yapandır.”

Ya'kub onlardan yüz çevirdi ve “Ey Yûsuf üzerindeki sıkıntılarım! Neredesiniz? Bu da üzerine tuz biber oldu” dedi. Acısını yutkunuyordu, gözlerine üzüntüsünden ak düştü.

Oğulları; “Allah şahittir ki, sen Yûsuf'u anmaktan hasta olacaksın veya yok olup gideceksin!” dediler.

Ya'kub: “Ben tasamı ve üzüntümü ancak Allah'a havale ederim. Çünkü ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri, Allah tarafından vahiy ile biliyorum” dedi.

Ya'kup: “Ey oğullarım! Mısır'a gidin de, Yûsuf ile kardeşini araştırıp bulmaya çalışın ve Allah'ın lütfundan ümit kesmeyin. Ancak Allah'tan gelen gerçekleri örtbas eden toplumlar, O'nun lütfundan ümitlerini keserler.”

Bunun üzerine Ya'kub'un oğulları, tekrar Mısır'a gidip Yûsuf'un yanına girdikleri zaman dediler ki: “Ey aziz! Biz ve ailemiz yine darlık ve sıkıntıya düştük ve pek değersiz bir sermaye ile geldik. Sen bizim için, ölçeği tam tut ve bize karşı cömert ol. Çünkü Allah cömertçe verenleri ödüllendirir.”

Yûsuf dedi ki: “Siz henüz cahil kimseler iken, Yûsuf'a ve kardeşi Bünyamin'e neler yaptığınızı biliyor musunuz?”

“Aaa, yoksa sen Yûsuf musun?” diye haykırdılar. O da: “Ben Yûsuf'um, bu da benim kardeşim Bünyamin, Allah bize birbirimize kavuşmayı lütfetti, bize yardımda bulunarak korudu ve yüceltti. Gerçek şu ki, kim yolunu Allah ve kitabıyla bulmaya çalışırlar ve güçlüklere göğüs gererse bilsin ki, Allah iyilikte bulunanların emeklerini boşa çıkarmaz.”

Kardeşleri: “Allah'a yemin ederiz ki, Allah gerçekten seni bizden üstün tutmuştur. Biz sana ve Bünyamin kardeşimize karşı çok hatalı bir iş yaptık!” dediler.

Yûsuf: “Bu güne kadar yaptıklarınızdan dolayı kınanmayacaksınız, Allah sizi bağışlayabilir. Çünkü O merhametlilerin en merhametlisidir.

Şimdi benim şu gömleğimi götürün, babamın yüzüne koyun, gözleri görür hale gelecektir ve sonra hepiniz, ailenizle birlikte bana gelin” dedi.

Kervan Mısır'dan ayrılıp yola koyulduğu sıralarda, babaları yanında bulunan kimselere: “Eğer bana bunak demezseniz, inanın ki ben Yûsuf'un kokusunu duyuyorum!” dedi.

Yanındakiler: “Allah şahittir ki, sen eski şaşkınlığında devam ediyorsun!” dediler.

Fakat müjdeci çıkagelip Yûsuf'un gömleğini Ya'kub'un yüzüne sürünce, gözü açılıverdi de Ya'kub: “Ben size Allah katından sizin bilmediğinizi biliyorum dememiş miydim?” dedi.

Oğulları: “Ey babamız! Bizim için Allah'tan günahlarımızın bağışlanmasını dile. Çünkü biz gerçekten günahkar kimseler olmuştuk.”

“Sizin için, Rabbimden sonra bağışlanma dileyeceğim. Çünkü Rabbim çok acıyan ve çok bağışlayandır.”

Ve sonra hep birlikte Mısır'a varıp Yûsuf'un yanına çıktıklarında Yûsuf: “Allah'ın izniyle Mısır'a güvenlik içinde girip yerleşin!” diyerek anne ve babasını bağrına bastı.

Ve ana babasını tutup tahtın üzerine çıkarıp oturttu ve onların hepsi onun önünde hürmet ve saygı için Allah'a şükür secdesinde bulundular. Bunun üzerine Yûsuf: “Ey babacığım! Yıllar önce gördüğüm rüyanın gerçek anlamı buydu demek, Rabbim bunu gerçekleştirdi, bana iyilik etti” dedi. “Beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra da, O sizi çölden buraya getirdi. Gerçek şu ki, benim Rabbim ne isterse onu lutfeder. Çünkü O, herşeyi bilendir ve yapıp ettiği herşeyi yerli yerince yapandır.”

“Ey Rabbim! Bana mülk ve saltanat verdin, olayların altında yatan gerçekleri kavrayıp, açıklama bilgisi de verdin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünyada ve ahirette benim yanımda ve yakınımda olan, beni koruyup destekleyen sensin. Benim canımı müslüman olarak al ve beni dürüst, erdemli insanlar arasına kat.”

Ey peygamber! Bu anlatılanlar, senin önceden bilmediğin haberlerden olup, onları sana vahiyle bildiriyoruz. Çünkü Yûsuf'un kardeşleri, yapacakları işe karar verdikleri ve tuzaklarını kurdukları vakit, sen onların yanında değildin.

Ama sen, insanların iman etmelerine ne kadar içten arzu edip çırpınsan da, insanların çoğu iman edecek değillerdir.

Oysa, sen onlardan peygamberlik görevine karşı, hiçbir ücret de istemiyorsun. Bu Kur'ân Allah'ın bütün insanlığa bir hatırlatması ve nasihatıdır sadece.

Kaldı ki, göklerde ve yerde nice ayetler, işaretler var ki insanlar, üzerinde düşünmeden sırtlarını çevirerek yanlarından geçip gidiyorlar.

Ve insanların çoğu başka varlıklara da tanrısal nitelikler yakıştırmaksızın Allah'a inanmazlar.

Onlar, Allah'ın azabından herkesi saracak bir belanın, kendilerine gelmeyeceğinden veya hiç farkında değillerken, kıyametin gelmesinden güvende mi görüyorlar kendilerini?

De ki: “Budur benim yolum; akla uygun bilinç ve duyarlılıkla donanmış bir kavrayışa dayanarak hepinizi Allah'a çağırıyorum. Ben ve bana uyanlar, aynı çağrıyı yapıyoruz.” Ve yine de ki: “Allah kudret ve büyüklüğüyle her türlü eksikliğin üstünde ve ötesindedir, ben O'ndan başka varlıklara tanrılık yakıştıran kimselerden değilim!”

Senden evvel peygamber olarak gönderdiklerimizin hepsi, o memleketlerin halkından olup, kendilerine vahyettiğimiz ölümlü erkek kişilerdi. Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler, yeryüzünde hiç gezmediler mi ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler; ve onlar bilmiyorlar mı ki, yolunu Allah ve kitabıyla bulmaya çalışan kimseler için ahiret yurdu, bu dünyadan daha tercihe layıktır. Hâlâ akıllarını kullanmayacaklar mı?

Önceden gönderdiğimiz elçilerin hepsi, uzun süre baskı ve zulümle karşı karşıya kalmışlar, ta ki nerdeyse bütün ümitlerini kaybettikleri ve yalanlandıklarını gördükleri bir sırada, bizim yardımımız kendilerine ulaşmıştır; ve böylece dilediğimiz kimseleri kurtarmış, Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenleri ise, yok etmişizdir. Çünkü azabımız, günaha gömülüp gitmiş insanlardan asla geri çevrilmez.

Andolsun, geçmiş peygamberler ve onların ümmetlerinin kıssalarında, kendilerine kavrayış yeteneği verilmiş kimseler için mutlaka çıkarılacak bir ders vardır. Bu Kur'ân, hiçbir şekilde insanlar tarafından uydurulmuş bir söz olamaz. Tersine o kendisinden önceki vahiylerden doğru ve gerçek adına ne kalmışsa, onları doğrulayan ve inanmak isteyen insanlara, herşeyi açık seçik biçimde dile getiren bir rahmet ve klavuzdur.