Tozu dumana katan ve savurup kaldıran rüzgarlara, tabiat kuvvetlerine ve meleklere,

yağmur yükleriyle yüklü bulutlara da,

denizlerde kolayca akıp giden gemilere ve yörüngelerinde dönüp seyreden gezegenlere,

tüm kâinât içerisinde yaratıkların tümünün işlerini taksim edip ayarlayan güçlere andolsun ki;

Size vaat olunan haşir, neşir, ceza, mükafat, cennet, cehennem kesinlikle meydana gelecektir.

Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.

Düşün, yıldız kümeleriyle dolu yörüngeler, yollar sahibi, düz ve güzel yaratılmış gök kubbeyi!

Siz ey inkârcılar! Kur'ân ve peygamber hakkında çeşitli ve birbirini tutmaz sözler söylemektesiniz.

Bu çeşitli sözlerinden dolayı, ancak haktan yüz çevirenler sapıtırlar.

Peygamber ve Kur'ân hakkında değişik yalanlamalarla ortaya çıkanlar kahrolsunlar, yok olsunlar.

Onlar aptalca daldıkları cehalet içerisinde, ne dediklerini bilmezler.

Ve alay edercesine sorarlar: “Ne zaman gelecek ceza günü?”

O ceza günü, ateşin üzerinde çetin bir sınav verecekleri gündür.

Ve o gün onlara: “Tadın azabınızı! İşte dünyada çarçabuk gelmesini istediğiniz bu idi” denilecek.

Ama yollarını Allah'ın kitabıyla bulanlar, cennetlerde ve pınar başlarındadırlar.

Rablerinin kendilerine verdiği tüm nimet ve ikramları, elde ederek huzurlu bir yaşantı içindedirler. Zaten onlar dünyada da iyilik ve güzelliği huy edinenlerdi.

Geceleri pek az uyurlardı,

seherlerde bağışlanma dilerlerdi

ve sahip oldukları herşeyden, yardım isteyenlere ve sıkıntı içinde bulunanlara bir pay ayırırlardı.

İyiden iyiye inanmış olanlar için, yeryüzünde Allah'ın varlığına birliğine delalet eden nice işaretler, belgeler var.

Kendi öz benliğinizde de, nice ibretler, alametler var. Hâlâ bunları görmüyor musunuz?

Rızkınızın meydana gelmesine sebep olan yağmurlar ve size vaat edilen ceza, sevap ve amel defterleri göklerdedir.

İşte o göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, vaat olunduğunuz ceza, hesap, cennet, cehennem gibi şeyler, tıpkı söylediğiniz sözün, kendi sözünüz olduğunda şüpheniz olmadığı gibi doğrudur ve mutlaka gerçekleşecektir.

İbrahim'in meleklerden ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?

O elçiler, İbrahim'e gelip O'na selam verdiklerinde, size de selam olsun demişti ve kendi kendine, bunlar tanınmayan kimseler diye düşünmüştü.

Hemen ailesinin yanına giderek, kızartılmış semiz bir buzağı eti ile geldi.

Onların önüne yaklaştırıp, “Yemez misiniz?” dedi.

Yemediklerini görünce, onlardan dolayı içine bir korku düştü; ama onlar: “Korkma!” demişlerdi ve O'na bilgi sahibi bir oğlu olacağını müjdelemişlerdi.

Bunun üzerine İbrahim'in karısı çığlık atarak ilerledi ve şaşkınlık içinde yüzüne vurarak feryat etti: “Benim gibi kısır bir kocakarıdan mı olacak, o bilgili çocuk!” diye.

Onlar da: “Bu böyledir, Rabbin böyle buyurdu ve şüphesiz Rabbin, herşeyi yerli yerince yapandır ve herşeyi bilendir” dediler.

İbrahim: “Ey elçiler! Göreviniz nedir?” deyince;

“Şüphe yok ki biz, günaha batıp gitmiş Lût toplumunu helak etmek üzere gönderildik.

Aşırı gidip, ölçüyü kaçıran bu toplum üzerine, pişirilmiş çamurdan taşlar yağdırmak için.

Öyle taşlar ki, bu aşırı gidip, ölçüyü kaçıranlar için, Rabbinin katında işaretlenmiştir.”

Derken orada inananlardan kim varsa, çıkarmıştık.

Gerçekten de bir ev halkından başka, müslüman da bulamamıştık orada.

Ve o memlekette acıklı azaptan korkanlar için, apaçık belgeler, kalıntılar ve ibretli manzaralar bıraktık.

Musa ve Firavun kıssasında da, aynı ibretli mesajı verdik. Çünkü biz O'nu; Firavun'a apaçık bir delille göndermiştik.

O bütün ileri gelenleri ve ordusuyla birlikte yüz çevirmişti, kibirlenip, böbürlenmişti de; “Bu Musa bir büyücü veya bir deli” demişti.

Ve biz onu ve askerlerini alarak, hepsini denize atmıştık, o esnada ümitsizlik içerisinde, yaptıklarına pişman olarak, kendini kınıyordu, ama son andaki pişmanlık ve kınamanın faydası olmayacaktı.

Ve tüm günahkarları yok eden kasırgayı, üzerlerine saldığımız Âd kavminin başına gelenlerde de, aynı ibretleri görebilirsiniz.

Bu kasırga geçtiği her yerde, hiç birşey bırakmadı, herşeyi çürümüş kemiklere ve küle çevirdi.

Semûd kavminin kıssasında da aynı mesaj vardır ki, biz onlara kısa bir zaman sefanızı sürün bakalım demiştik.

Çünkü Rablerinin buyruğuna baş kaldırmışlardı. Bunun üzerine ümitsizce, bakınıp dururlarken, bir ceza yıldırımı onları yakalamıştı.

Çünkü ne ayakta durmaya güçleri kalmış, ne de yardım görebilmişlerdi.

Daha önce Nuh kavmini de böylece yok etmiştik. Çünkü onlar da, Allah'ın yolundan çıkmış bir toplum idiler.

Gökyüzünü ve içerisindekileri, yaratıcı gücümüzle inşa eden biziz ve onlardan daha üstününü ve daha büyüğünü kurmaya da gücümüz yeter veya o gökyüzünü devamlı genişletmekteyiz.

Biz yeryüzünü de genişce yaydık ve onu pek de güzel düzenledik.

Herşeyden de çift çift yarattık ki, Allah'ı hatırlar, ibret alırsınız diye.

Öyleyse: “Boş, anlamsız, sahte ve kötü olan herşeyden kaçıp, Allah'a sığının. Gerçekten ben, O'nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcıyım.

Ve Allah'la beraber başka ilahlar kabul etmeyin. Gerçekten ben, O'nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcıyım.”

İşte böyle, kendilerinden önce yaşamış olanlara da hangi elçi geldiyse, mutlaka, “Bu bir sihirbazdır veya delidir!” dediler.

Geçenlerle sonraki gelenler, bu sözü birbirlerine tavsiye mi ettiler de, hep aynı itirazı yapıyorlar. Hayır, onlar ve bunlar hepsi azgın ve taşkın kimselerdir.

O halde onlardan yüz çevir, bundan dolayı kınanacak değilsin.

Ama yine sen kulak veren herkese, öğüt vermeye devam et. Çünkü bu hatırlatmalar mü'minlere fayda sağlar.

Ve iyi bilin ki, ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.

Ve ben onlardan ne rızık istiyorum, ne de beni doyurmalarını.

Şüphesiz her canlının rızkını veren Allah'tır, kuvvetine acizlik gelmeyen tek kuvvet sahibi de yine Allah'tır.

Şüphesiz yaratılış gayesi dışında yaşamaya devam edenler, geçmişteki arkadaşları gibi azaptan paylarını alacaklardır. Öyleyse onu acele istemesinler.

Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlere, vaat olunan azap günü, vay onların hallerine.