O tozutub savuran rüzgârlara,

Arkasından ağır su taşıyan bulutlara,

Sonra kolayca akıb giden gemilere (veya bulutlara ve yıldızlara),

Sonra işleri (kullara) bölen meleklere yemin olsun ki:

Muhakkak size vaad olunanlar bir gerçektir;

Ve şübhesiz ki hesab vuku bulacaktır, (herkes amelinin karşılığını görecektir.)

O (yıldızlara ait) güzel yollara sahib sema hakkı için ki:

Muhakkak siz, (peygamber hakkında kâhin demekle) ihtilâflı bir sözde bulunuyorsunuz.

Peygamber ve Kur’an’dan çevrilen çevrilir.

Kahrolsun o yalancılar!...

Onlar, bir cehalet içinde bulunan gâfil kimselerdir.

Soruyorlar: Ne zaman o hesab günü?

O bir gündür ki, ateş üzerinde kavrulub yakılacaklar.

(Cehennemdeki melekler onlara şöyle derler): Tadın azabınızı. Bu (azab, dünyada iken) acele istediğiniz...

Gerçekten takvâ sahibleri, cennetlerde pınar başlarındadır.

Rablerinin kendilerine verdiğinden razı oldukları halde... Doğrusu onlar, bundan önce güzel amel işliyenlerdi.

Onlar geceden pek az (bir zaman) uyuyorlardı.

Sabahın erken vakitlerinde de hep istiğfar ederlerdi.

Onların mallarında dilencinin ve (ihtiyacını açıklayamayan) mahrumun bir hakkı vardır.

Arzda da gerçekten tasdik edenler için bir çok ibretler var.

Nefislerinizde de (hücrelerden vücud yapınıza kadar) bir çok alâmetler var (ki, hep Allah’ın kudretine ilmine, azamet ve iradesine delâlet ederler). Hâlâ görmiyecek misiniz?

Semada ise, (yağmur) rızkınız ve va’d olunduğunuz cennet vardır.

İşte o semânın ve yerin Rabbine yemin olsun ki, bu vaad olunan (cennet), sizin konuşmanız (sabit olduğu) gibi, muhakkak bir gerçektir.

(Ey Rasûlüm), sana geldi mi, İbrahîm’in ikram edilen misafirlerinin haberi?

Hani onlar, İbrahîm’in yanına varmışlardı da selâm vermişlerdi. O da (onlara karşılık olarak) selâm vermiş: “- (Bunlar) tanınmadık bir kavim.” demişti.

Hemen bir bahane ile ailesine giderek bir semiz dana (kesib etini) getirdi de,

Onu (yemek olarak) önlerine koydu. “-Yemeğe buyurmaz mısınız?” dedi. (Yemeğinden misafirlerin yemediğini görünce):

O vakit onlardan (İbrahim’in) içine bir korku düştü. Onlar: “korkma!” dediler ve onu çok bilgin bir oğul ile müjdelediler.

Bunun üzerine (İbrahîm’in) hanımı bir çığlık içinde döndü de elini yüzüne çarptı: “- Ben, kısır bir koca karıyım! (Nasıl çocuğum olabilir)” dedi.

Onlar dediler ki: “- İş, sana dediğimiz gibidir. Bunu Rabbin buyurdu. Şübhesiz ki O, Hakîm’dir, Alîm’dir.”

(Hz. İbrahim, kendisine misafir olarak gelen meleklere) dedi ki: “- O halde istediğiniz nedir? (Niçin gönderildiniz)? Ey elçiler!...”

Onlar dediler ki: “- Biz, günahkâr bir kavme (Lût peygamberin kavmine) gönderildik;

Üzerlerine çamurdan (pişirilmiş) taşlar atmak için...

Ki o taşlar, Rabbinin katında haddi aşanlar için damgalanmışlardır.”

Nihayet Lût’un memleketinde bulunan müminleri (oradan) çıkardık, (ki kalan kâfirleri helâk edelim).

Fakat bir evden başka orada müslüman da bulmadık.

Ve öyle acıklı azabdan korkacaklar için orada bir ibret nişanesi bıraktık, (o memleketi harabe ve taş yığını haline getirdik).

Mûsa’da da ibret vardır: Hani onu açık bir mucize ile Firavun’a gönderdik de;

O, bütün ordusu ile (imandan) yüz çevirdi ve şöyle dedi: “- Bu, bir sihirbaz, yahud bir mecnundur.”

Bunun üzerine tuttuk kendisini ve ordularını denize attık. Öyle ki, küfür ve inad üzere bulunuyordu.

Âd kavminde de ibret vardır: Hani onların üzerine o kökü kurutan rüzgârı göndermiştik.

Öyle bir rüzgâr ki, uğradığı bir şeyi bırakmıyor, mutlak onu kül gibi savuruyordu.

Semûd kavminde de ibret vardır: Hani onlara “-Bir zamana kadar yaşayın, istifade edin.” denilmişti de,

Rablerinin emrinden uzaklaşıb azmışlardı. Bu yüzden bakınıb dururlarken kendilerini yıldırım çarpıvermişti.

O vakit (bu azabdan kurtulub) kalkmağa güç yetiremediler, bir yardım da görmediler.

Daha önce de Nûh kavmini helâk ettik; çünkü onlar (hakdan ayrılmış küfür içinde bulunan) fâsık bir kavim idiler.

(Bir de semaya bakın), biz onu kuvvetle bina ettik. Muhakkak ki biz, büyük kudrete sahibiz.

Arzı da döşedik. Ne güzel döşeyiciyiz!...

Her şeyden çift çift yarattık ki, iyice düşünesiniz.

(Ey Rasûlüm, de ki: ) O halde hemen Allah’a kaçın, (küfrü bırakıb hemen imana gelin). Gerçekten ben, size, Allah tarafından (azab ile) korkutan açık bir peygamberim.

Ve Allah ile beraber başka bir ilâh uydurmayın. Gerçekten ben, size, Allah tarafından (azab ile) korkutan açık bir peygamberim.

(Ey Rasûlüm, senin kavmin, sana sihirbaz yahud mecnûn dediği gibi), onlardan evvelki ümmetler de bir peygamber gelince; muhakkak böyle; ya sihirbaz dediler, ya mecnun...

Hepsi de bu sözü birbirine tavsiye mi ettiler? Doğrusu onlar hep azgınlar topluluğudur.

Onun için, onlardan yüz çevir; artık (tebliğ vazifeni yaptın ve bizim katımızda) kınanacak değilsin.

Sen, (Kur’an ile) öğüd ver çünkü öğüd ve nasihat müminlere fayda verir.

Ben, insanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.

Ben, onlardan bir rızk istemiyorum, (ben onları kendilerine yahud başka bir kimseye rızık versinler diye yaratmadım); bana (kullarıma) yemek yedirmelerini de istemiyorum.

Doğrusu rızkı veren, o çok şiddetli kuvvet sahibi Allah’dır.

Onun için, muhakkak o zulmedenlere (Mekke kâfirlerine, kendilerinden önceki) arkadaşlarının (azab) payı gibi, bir pay vardır. Şimdi o azabı acele istemesinler.

Artık o azabla korkutuldukları günlerinden dolayı, Kur’an’ı ve Peygamberi inkâr edenlere şiddetli azab olsun...